3. Hukuk Dairesi 2015/15930 E. , 2016/8574 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki adi ortaklığın varlığının tespiti, fesih, tasfiye ve alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hükmün, duruşmalı olarak incelenmesi davalılardan … vekili tarafından (hükmün Onanması talepli) istenilmekle; daha önceden belirlenen, 31/05/2016 tarihli duruşma günü için yapılan tebligat üzerine; temyiz eden davacı asil … geldi. Karşı taraf adına gelen olmadı. Açık duruşmaya başlandı ve davacı asil …’ın sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00’e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalıların 2002 yılından bu yana “…. şirketinin ortakları olduğunu, taraflar arasında yapılan sözlü anlaşma gereğince ortaklıkta, davalı …’ün %70, diğer davalı ortak … ile müvekkilinin %15 er hissesinin bulunduğunu, 2010 yılında müşteriden gelen bir ödemenin paylaşımı hususunda taraflar arasında mutabakata varılamaması nedeniyle davalı …’un, müvekkilinin şirket merkezine girişini engellediğini, müvekkilinin şirket ortağı olmasına rağmen resmi kayıtlarda şirket çalışanı olarak görünmesini fırsat bilerek müvekkiline iş akdinin feshine yönelik ihtar gönderdiğini, tüm bu yaşananlardan sonra taraflar arasında adi ortaklığın devamının imkansız olduğunu belirterek; taraflar arasında 2002 yılında kurulup, 2004 yılında resmi açılışı yapılan .. adi ortaklığının varlığının tespiti ile ortaklığın haklı nedenle feshine, şirket bilançosu çıkartılarak ortaklığın tasfiyesine, kâr payı ve tasfiye sonucu elde edilecek gelirin müvekkiline ödenmesine, fazlaya ilişkin hakları saklı tutarak, şimdilik 25.000,00 TL’nin davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı … vekili cevap dilekçesinde; görevli mahkemenin … Hukuk Mahkemesi olduğunu, taraflar arasında adi ortaklık olmadığını, davacı ile diğer davalının müvekkilinin yanında sigorta ve prim usulü çalıştığını bildirerek; davanın reddini istemiştir.
Davalı … vekili duruşmadaki beyanında; müvekkili ve davacının, davalı …’un yanında maaş ve prim karşılığı sigortalı olarak çalıştığını belirterek, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece; davacının adi ortaklığın varlığını yasal delillerle ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava; adi ortaklığın varlığının tespiti, haklı nedenle feshi, şirket bilançosu çıkartılarak tasfiyesi ve alacak istemine ilişkindir.
Temyize konu uyuşmazlık; taraflar arasında adi ortaklık bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi hükmü uyarınca; kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatlamakla yükümlüdür. İleri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimsenin, iddia ettiği olayı ispatlaması gerekir (HMK m.190)
Kural olarak, adi ortaklık ilişkisinin geçerliliği herhangi bir şekle bağlı değildir. Adi ortaklık sözleşmesi, iki yada daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri bir sözleşme olup, adi ortaklık ilişkisi mutlaka sözleşme temeline dayanır. Adi ortaklık sözleşmesi yazılı yapılabileceği gibi sözlü de yapılabilir. Ancak, ihtilaf çıktığında, adi ortaklık ilişkisinin varlığını ispat yükü iddia edene düşer.
Somut olayda davacı taraf, taraflar arasında adi ortaklık ilişkisi olduğunu ve bunun sözlü sözleşmeye dayandığını iddia ettiğine göre iddiasını ispatla yükümlüdür.
Dosya kapsamından davacının iddialarını ispat için, İş bankasının 1035979576 numaralı hesabının 2004-2010 yılları arasındaki hesap dökümünü, hak edişleri gösterir … kayıtlarını sunduğu ve …. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/521 E. sayılı dosyasında tanık olarak dinlenen …yeminli beyanına dayandığı anlaşılmaktadır.
Davalı …,Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/521 E. sayılı dosyasının 23.10.2008 tarihli celsesinde yeminli olarak verdiği ifadesinde; “…ben davacı ….simli şirketin ortağıyım. 2002 tarihinden itibaren ve halen de ortaklık devam etmektedir…” şeklinde beyanda bulunmuştur. Mahkeme önünde yapılan beyan altındaki imza inkar edilmediğine göre, bu beyan davalıyı bağlar.
Davalı …’un yukarıda yazılı beyanı, banka kayıtları, internet sitelerinde ortaklığa yönelik çıkan haberler, telif ücretlerinin paylaşımını gösterir … kayıtları birlikte değerlendirildiğinde, taraflar arasında adi ortaklık ilişkisinin varlığının kabulü gerekir.
Hal böyle olunca mahkemece; taraflar arasında adi ortaklık ilişkisinin olduğunun kabulü ile işin esasına girilerek davacı ve davalının karşı delilleri toplanarak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, adi ortaklığın ispatlanamadığından bahisle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 31.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2015/2390 E. , 2016/1461 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki alacak, tespit ve tescil davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalının kardeş olup aralarında BK’nun 520-540 maddeleri anlamında adi ortaklık bulunduğunu, davalının adi ortaklıkta idareci ortak sıfatıyla yer aldığını, davalının ortaklık nedeni ile elde ettiği menkul ve gayri menkulleri aralarındaki ilişkiye aykırı olarak uhdesinde bulundurduğunu, ihtara rağmen hesap vermediğini, ortaklığa ait sermaye ile kazanımlar yaptığını ve 3.şahıslar lehine vekaletsiz tasarruf gerçekleştirdiğini belirterek, davalı adına olan gayrimenkulleri ile ortaklığa ait tüm mal varlığının tespiti ve müvekkiline ait gerçek hissenin belirlenerek müvekkilinin alacaklarının tahsiline; müspet, menfi ve munzam zararlarının hesaplanmasına, davalı adına kayıtlı ….’da bulunan taşınmazın 1/2’sinin müvekkili adına tesciline, davalı adına kayıtlı …. hisselerinin 1/2 hissenin müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının iddialarının asılsız olduğunu, davacı ile müvekkili arasında kan bağı olan kardeşlik dışında hukuki ve fiili bir bağın mevcut olmadığını, ortaklık bulunmadığını, müvekkilinin kendi çalışmaları ve kredi kurumlarına borçlanmaları neticesinde söz konusu mal varlığına sahip olduğunu, davanın zaman aşımına uğradığını, müvekkilinin diğer kardeşleri ile çalıştığı döneme ilişkin elde ettiği gelirleri eşit oranda paylaştığını, davacının iddia ettiği gibi şirketler ile ilgili bir ilgisinin bulunmadığını, tarafların 8 yıldır görüşmediğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece; davacının taraflar arasında adi ortaklık ilişkisinin kurulduğunun ispatlayamaması, adi ortaklığın varlığını ortaya koyan ve idaresi ortak olduğu iddia edilen davalı tarafa ortaklığın tasfiyesine yönelik girişimde bulunduğuna ilişkin belge sunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, taraflar arasında kurulduğu iddia edilen adi ortaklık kapsamında edinilen kazanımların davalının uhdesinde kaldığı belirtilerek ortaklık mallarının, alacakların ve zararların belirlenmesi ile ortaklık kâr payının tespit edilip davacının hissesine düşen kısmın davalıdan tahsili istemine ilişkindir.
Temyize konu uyuşmazlık; taraflar arasında adi ortaklık sözleşmesinin kurulup kurulmadığı noktasında toplanmaktadır.
Dosyanın incelenmesinde; davacı, davalı ile aralarında adi ortaklık ilişkisi kurulduğunu, elde edilen kazanımların davalı tarafından kullanıldığını iddia etmiştir. Davalı savunmasında, ortaklığın varlığını inkar etmiştir. Bu bağlamda; ispat yükü davacıda olup, davacı öncelikle ortaklık ilişkisinin varlığını kanıtlamadır.
Somut olayda, davacı, davalı ile adi ortaklık kurduklarına ilişkin idddiasını usulüne uygun yasal delillerle (kardeş olmaları nedeniyle dinlenilen tanık beyanları ile de) kanıtlayamamıştır. Bununla birlikte davacı, delil dilekçesinde “yemin” deliline de dayanmış, hüküm celsesinde yemin teklifinde bulunmuş olduğundan, davacıya, iddiasını ispat zımnında, davalıya yemin teklif etme hakkının kullandırılması ve yaptırılacak yeminin sonucuna göre karar verilmesi gerekir.
Hal böyle olunca mahkemece; davacıya, adi ortaklığın varlığı hususunda davalıya yemin teklif etme hakkının kullandırılması ve ortaya çıkacak uygun hukuksal sonuç çerçevesinde hüküm kurulması gerekirken, bu yön gözardı edilerek, yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı görülmüş, bu husus bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 10.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2015/19885 E. , 2017/8945 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki İtirazın İptali davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin emekli öğretmen olduğunu , dava dışı …’un davalı ile konuştuktan sonra müvekkiline süt besi çiftliği işini teklif ettiğini, davalının ve …’un bizzat idare ettikleri ticarethaneleri olduğunu, yoğun işleri nedeniyle çiftlikle meşgul olmadıklarından müvekkilinin işin başında durduğunu, besicilik işine 1/4 oranında ortak olduğu inancıyla bir çok masraflar yaptığını, davacı müvekkilinin kazanç amacıyla çalışmaya başladığı işletmede emekli ikramiyesi de dahil olmak üzere tüm birikimini harcadığını, üstelik borçlandığını, 5 ay geçtikten sonra 2011 eylül ayında davalının müvekkiline ya burayı tamamen sen al veya burayı tasfiye edeceğim denildiğini, çiftlikten tek bir çöp dahi vermeden kovduğunu, oysa müvekkilinin çok zor şartlarda çalıştığını ve maddi manevi sıkıntıya düştüğünü, müvekkilinin 8 ay boyunca bedenen çalıştığını icra takibine konu edilmiş 114.655,00.-TL yılda cebinden ödemek zorunda kaldığını, davalıya başvurarak yaptığı masrafları isteyen müvekkilinin red cevabı aldığını, İzmir 2.icra md.2012/5846 s.icra takip başlatığını, davalının dosyaya yaptığı gecikmiş itirazın kabulüne karar verildiğini, yapılan ödemelerin dökümünün “…’a taşınmaz için verilen 26.05.2010 tarihinde 25.000,00.-TL,…. 10.830,00.-TL. ,Şakir Yılmaz’a 25.500,00.-TL., …. 6.000,00.-TL….a 6.500,00.-T…. 30.675,00.-TL ve Polat Silaj’a 10.250,00.-TL. “ olmak üzere toplam 114.755,00.-TL olduğu beyan edilerek davalı tarafından yapılan haksız itirazın iptali ile takibin devamına ve %20 den az olmamak üzere tazminata karar verilmesi talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde, davacı ile herhangi bir hukuki ilişki içine girmediğini, ilgi çiftliği dava dışı … a kiraladığı ve kendisinin … la bir ortaklığının olduğunu beyanla davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece; taraflar arasında “ortaklık” konusunda tanzim edilmiş yazılı bir sözleşme bulunmadığı, ancak davacının, davalıya ait çiftliğe davalı tarafından ortak olacağı algısı yaratılmak sureti ile ödeme ve masrafta bulunduğu, bu nedenle davacının sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre 08/10/2014 tarihli ek raporda tespit edilen miktar olan 82.833,40 TL miktarında davalıdan alacağının bulunduğu, takibe konu alacağın likit olmadığı gerekçesiyle davalının İzmir 2. İcra Müdürlüğünün 2012/5846 sayılı takibinde 82.833,40 TL miktarındaki asıl alacak üzerindeki itirazının iptaline, bu miktar üzerinden takibin devamına, fazlaya ilişkin istemin reddine, alacağın miktarı, istenebilirliliği yapılan yargılama ile belirlendiğinden davacı tarafın icra inkar talebi ile reddedilen miktar açısından alacaklının takibinde kötüniyetli olduğu ispatlanamadığından davalı tarafın kötüniyet tazminatı talebinin ayrı ayrı reddine, asıl alacağa takip tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine karar verilmiş, hüküm süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-) Uyuşmazlık davacı tarafından besi çiftliğine adi ortak olduğu inancıyla yapılan harcamalar ve sarfedilen emek nedeniyle doğan alacağın tahsiline yönelik takibe vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.
Davalı yargılama sürecinde alınan beyanlarında kendisiyle davacı arasında herhangi bir hukuki ilişkinin bulunmadığını beyan etmiş; davacının çiftliğin diğer ortakları olarak ifade ettiği … ve … da yargılama sürecinde tanık sıfatıyla alınan beyanlarında ; davacı ile davalı arasında bir ortaklığın bulunmadığı; sözkonusu çiftliğe ilişkin ortaklığın davalı ve dava dışı … arasında olduğu yönünde açıklamalarda bulunmuşlardır .
Davacının harcama yaptığı ve bedensel emeğini ortaya koyduğu çiftliğe ilişkin dava dışı … ve davalı arasında bir adi ortaklık ilişkisi bulunduğu davacı, davalı ve dava dışı tanık … ve … beyanlarıyla sabittir .
818 sayılı önceki BK’nun 534.maddesi; “Şirketin iktisap ettiği veya şirkete devredilen şeyler, alacaklar ve ayni haklar şirket mukavelesi dairesinde müştereken şeriklere ait olur. Şirket mukavelesinde diğer bir hüküm bulunmadıkça bir şerikin alacaklıları haklarını ancak o şerikin tasfiyedeki hissesi üzerinde kullanabilirler. Hilafı mukavele edilmiş olmadıkça, şerikler, birlikte yahut bir mümessil vasıtasiyle üçüncü şahsa karşı deruhde etmiş oldukları borçlardan müteselsilen mes’ul olurlar.” hükmünü içermekte olup; aynı husus yeni yürürlüğe giren 6098 sayılı TBK’nun 638.maddesinde de; “Ortaklık için edinilen veya ortaklığa devredilen şeyler, alacaklar ve ayni haklar, ortaklık sözleşmesi çerçevesinde elbirliği hâlinde bütün ortaklara ait olur. Ortaklık sözleşmesinde aksine bir hüküm bulunmadıkça, bir ortağın alacaklıları, haklarını ancak o ortağın tasfiyedeki payı üzerinde kullanabilirler. Ortaklar, birlikte veya bir temsilci aracılığı ile, bir üçüncü kişiye karşı, ortaklık ilişkisi çerçevesinde üstlendikleri borçlardan, aksi kararlaştırılmamışsa müteselsilen sorumlu olurlar.” şeklinde ve önceki kanun hükümlerine paralel şekilde düzenlenmiştir.
Dosyanın incelenmesinde; dava konusu çiftliğe ilişkin adi ortaklık ilişkisine dava dışı …’un da dahil olduğu anlaşılmaktadır. Adi ortaklığın tüzel kişiliği bulunmadığından bu tür davalarda dava açılırken husumet tüm ortaklara karşı yöneltilir. Dava dışı … da kurulan adi ortaklığın bir ortağıdır.
O halde; mahkemece dava dışı ortak …’un da davaya taraf olarak katılımı sağlanarak oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, taraf teşkili sağlanmadan eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
2-) Bozma sebebine göre davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ; Yukarıda 1. bentte yazılı nedenlerle hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince davalı yararına BOZULMASINA, 2. bentte yazılı nedenlerle diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01.06.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2015/4518 E. , 2015/16221 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ : İSTANBUL(KAPATILAN) 49. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
TARİHİ : 23/10/2013 NUMARASI : 2013/42-2013/246
Taraflar arasındaki ortaklığın feshi-alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle; daha önceden belirlenen, 20.10.2015 tarihli duruşma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Av. G.. E.. geldi. Karşı taraf davalılar vekili Av. G. G. geldi. Açık duruşmaya başlandı ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00’e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalı gerçek kişilerin birlikte şirket kurmak için anlaştıklarını, şirketin %30 hissesinin müvekkiline, %70 hissesinin davalı Fatih’e ait olacağının kararlaştırıldığını, ana sermayenin 50.000,00 TL olarak belirlendiğini, müvekkilinin payına düşen 15.000,00 TL’yi (11.06.2012 tarihinde 5.000,00 TL, 10.07.2012 tarihinde 5.000,00 TL, 30.07.2012 tarihinde 5.000,00 TL olmak üzere) ödediğini, ayrıca diş hekimi olarak emeğini de ortaya koyduğunu ancak davalı şirketin, resmi olarak davalı Fatih ve davalı Saniye adına kurulduğunu, müvekkilinin tüm taleplerine rağmen hisse devrinin gerçekleştirilmediğini belirterek; ortaklığın feshi ile tasfiyesine, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere tutarı belirsiz olan alacağının şimdilik 20.000,00 TL’sinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalılar vekili cevap dilekçesinde; davacının şirket ortağı olmadığını, yalnızca 18.09.2012-19.01.2013 tarihleri arasında davalı şirkette sigortalı diş hekimi olarak çalıştığını, işe geç gelmesi ve diğer çalışanlarla kavga etmesi sebebiyle iş akdinin sona erdirildiğini, 15.000,00 TL’yi davacının ağabeyinin, müvekkili Fatih’in şahsi hesabına borç olarak gönderdiğini, davacı ve ağabeyine, 15.000,00 TL’nin kendilerine ödeneceğinin bildirildiğini ancak davacının eldeki davayı açtığını, davacının iddialarını yazılı delille ispatlaması gerektiğini, tanık dinlenmesine muvafakatlarının olmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.
Mahkemece; davalı Fatih’e, üç ayrı dekontla toplam 15.000,00 TL ödediği, ödemeyi davacının ağabeyinin yaptığı, ödemenin davacı adına yapıldığı ancak paranın limited şirket ve ortaklarını bağlayacak şekilde limited şirket adına gönderilmediği, dekontlara eklenen açıklamanın münhasıran adi ortaklık sözleşmesinin varlığını göstermeye yeterli olmadığı, davacı tarafa, davalılara yemin teklif etme hakkı olduğunun hatırlatıldığı, davacının, yemin teklif ettiği, davalıların, taraflar arasında limited şirket kurulması konusunda bir anlaşmaya varılmadığı konusunda yemin ettikleri, davanın ispatlanamadığı gerekçesiyle, talebin reddine karar verilmiş, hüküm, davacı vekili tarafından duruşma istemli olarak temyiz edilmiştir.
Dava; adi ortaklığın feshi istemine ilişkindir.
Temyize konu uyuşmazlık; taraflar arasında adi ortaklık ilişkisinin kurulup kurulmadığı noktasında toplanmaktadır.
Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacının, davalı gerçek kişilerle arasında adi ortaklık ilişkisi kurulduğunu iddia ettiği, iddiasını ispatlamak için dosyaya ödeme dekontları sunduğu, 11.06.2012 tarihli dekontun açıklama bölümünde “İnt. kurulacak olan polikliniğin % 30 hissesine istinaden yapılan ödeme” ibaresinin bulunduğu, 10.07.2012 ve 30.07.2012 tarihli dekotlarda “……….. Diş ve Ağız Sağ. Hiz. San. ve Tic. Ltd. Şti’nin %30 hissesi için” ibaresinin yer aldığı ancak ödemeleri davacının yapmadığı, paranın davacı adına gönderildiğine dair dekontta her hangi bir ibarenin yer almadığı, davacının, davalı gerçek kişilere yemin teklif etmesi üzerine davalı gerçek kişilerin paranın adi ortaklık ilişkisi için gönderilmediği hususunda yemin ettikleri, dolayısıyla davacının iddiasını ispatlayamadığı, bu nedenle mahkemece verilen kararda bir isabetsizlik olmadığı anlaşılmıştır.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA,Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davalılar için duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre takdir edilen 1.100 TL vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalılara verilmesine, 2.50 TL bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine, 20.10.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2016/384 E. , 2016/15550 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK (TİCARET) MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki adi ortaklığın feshi ve tasfiyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hüküm davacılar vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiş, duruşmalı olarak incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmekle; daha önceden belirlenen, 20.12.2016 tarihli duruşma günü için yapılan tebligat üzerine; temyiz eden davalı vekili Av. … geldi. Karşı taraf adına gelen olmadı. Açık duruşmaya başlandı ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00’e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacılar vekili dava dilekçesinde; davacıların ve davalının yapı kooperatifi kurmak amacıyla haricen anlaştıklarını, davalının kendisine arsayı temin etmesinin söylenmesi üzerine Sahilkent 300 parsel nolu taşınmaz içerisinde bulunan arsayı davacılar adına vekaleten satın alarak inşaata başladığını, arsa üzerine iki adet betonarme binanın zemin+4+çatı olmak üzere başlanıldığını ve inşaatın tamamlanma aşamasına geldiğini, davalının şu anda her iki binanın inşaatının da kendisi tarafından yapılmış gibi tavır ve tutum içerisine girdiğini, davacıların inşaattan paylarına düşen daire ve dükkanları teslim etmeye yanaşmadığını, inşaatın bitirilmesi için gerekli tüm masrafların davacılar tarafından davalıya ödendiğini, davacılar tarafından yapılan ödemelerin arsa bedeli ve inşaatın tamamlanmasına yetecek miktarda olmasına rağmen davalının, davacılardan ilave ücret istemesi üzerine taraflar arasında uyuşmazlıklar meydana geldiğini, arsa üzerine yapılan inşaatlar yönünden taraflar arasında adi ortaklık ilişkisi bulunduğunu ileri sürerek taraflar arasındaki adi ortaklığın feshi ve tasfiyesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davanın öncelikle zaman aşımı ve hak düşürücü süre nedeniyle reddine karar verilmesini talep ettiklerini, davacıların iddiasının hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, taraflar arasında adi ortaklık bulunmadığını, davacıların davalarını yazılı belge ile ispatlamalarının gerektiği belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davacıların iddialarını ispat edemedikleri gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
1) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı vekilinin tüm, davacılar vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir.
2)Temyize konu uyuşmazlık; taraflar arasında yapı ortaklığı olarak vasıflandırılan adi ortaklık sözleşmesinin kurulup kurulmadığı noktasında toplanmaktadır. Adi ortaklığın amacı da kooperatif örgütlenmesine benzeyen bir şekilde üyelerin ödeyecekleri aidatlar karşılığında inşaatın tamamlanmasının ve bu bağlamda her bir üyeye( adi ortağa) kararlaştırılan dairenin verilmesinin sağlanmasıdır. Üyenin kararlaştırılan dairenin sahibi olabilmesi içinde sözleşmede belirlenen şekilde dairenin maliyetini ödemesi gerekir.
Kural olarak, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. (TMK m.6) Gerek doktrinde, gerek Yargıtay İçtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir.
Adi ortaklık sözleşmesi, iki yada daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri bir sözleşme olup, adi ortaklık ilişkisi mutlaka sözleşme temeline dayanır. Adi ortaklık sözleşmesi yazılı yapılabileceği gibi sözlü de yapılabilir.
Her ne kadar adi ortaklık ilişkisi her hangi bir şekle bağlı değilse de, bu kural geçerlilik şekli bakımından söz konusu olup, ihtilaf çıktığında adi ortaklık sözleşmesinin varlığını ispat yükü, adi ortaklık ilişkisinin varlığını iddia edene düşer.
Adi ortaklıkta yazılı sözleşme, geçerlilik koşulu değil, bir ispat aracıdır.
HMK’nın 200.maddesi gereğince; bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri 2.500,00 TL’yi geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir.
Tüm bu bilgiler ışığında somut olay irdelendiğinde; eldeki davada, davacılar, davalı ile aralarında sözlü sözleşmeye dayalı olarak adi ortaklık ilişkisi kurulduğunu, sözleşme gereğince arsa bedeli ve inşaatın tamamlanmasına yetecek miktarda bedeli davalıya verdiklerini iddia etmişlerdir. Davalı savunmasında, ortaklığın varlığını inkar etmiştir. Bu bağlamda; ispat yükü davacı taraftadır.
Davacı taraflar adi ortaklığın varlığına ilişkin delil olarak, davacıların şikayeti üzerine davalı hakkında açılan ceza dosyalarını ve bu dosyalardaki davalı beyanlarını göstermişlerdir. Mahkemece, adi ortaklığın varlığına ilişkin, ceza dosyalarındaki davalı beyanları değerlendirilmemiştir.
Hal böyle olunca mahkemece, ceza dosyasındaki davalı beyanlarının, davalıyı bağlayacağı değerlendirilerek ve söz konusu dosyalarda bulunan davacı taraflarca yapılan ödemeye ilişkin dekontların da incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
3) Davalının isminin karar başlığında iki kez yazılmış olması maddi hata niteliğinde olduğu ve mahalinde her zaman düzeltilmesi olanak dahilinde olduğundan bu hususa dikkat çekilmesi ile yetinilmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davacı taraflar için duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre takdir edilen 1.350 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacılara verilmesine ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 20.12.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu 2020/24 E. , 2022/657 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın aktif husumet (sıfat) yokluğu nedeniyle reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; davalı … Taahhüt A.Ş. (… A.Ş.) ile müvekkilinin iş ortaklığı olarak … Belediyesinin inşaat ihalesine birlikte katılıp ihaleyi kazandıklarını, … A.Ş. nin yasal temsilcisi olarak … …’ın, … A.Ş. nin yasal temsilcisi olarak ise …’ün atandığını, ortaklığı çift imza ile temsil ve ilzam edeceklerinin kararlaştırıldığını, ortak işin ve bu kapsamdaki ödemelerin yapılması sorumluluğunun … …’a verildiğini, ortaklık ilişkişi çerçevesinde keşide edilen 340.000TL’lik iki adet çekin ödenmesi için müvekkilinin çeklerin hesap sahibi olan … Yapı İnş. Ltd. Şti. (… Ltd. Şti.) hesabına 08.09.2014 ve 18.09.2014 tarihlerinde (işlem sebebi açıkça “çek ödenmesi” olarak gösterilen) havaleleri gerçekleştirdiğini ancak havalelerdeki talimata rağmen çeklerin ödenmeyerek paranın da … … ve ailesine ait başka hesaplara aktarıldığını, bu yüzden karşılıksız çıkan çek bedellerinin itibarını korumak isteyen müvekkilinin icra dosyasında zorunlu olarak ikinci kez ödeme yaptığını, çek sahibi şirket ile müvekkili arasında başka bir ticari ilişki bulunmadığını, davaya konu … İcra Müdürlüğünün 2015/13653 sayılı icra takibinin de davalıların hesabında sebepsiz kalan çek bedellerinin iadesini sağlamaya yönelik olduğunu, davalıların takibe müvekkili tanımadıklarından bahisle haksız şekilde itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptaliyle takibin devamına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalılar Cevabı:
5. Davalılar vekili; davacıyla yalnızca … A.Ş. arasında iş ortaklığı olduğunu, diğer müvekkili … Ltd. Şti’nin ortaklıkla hiçbir ilgisi olmadığından ona karşı açılan davanın husumet (sıfat) yokluğu nedeniyle reddi gerektiğini, diğer davalı yönünden ise, iş ortaklığı nedeniyle tarafların katlanması gereken pek çok maddi ve manevi sorumluluklarının bulunduğu açıkken davacının bütün bir ortaklık ilişkisinin yalnızca iki çek tutarına indirgemesinin iyi niyetli olmadığını, ihaleyle alınan inşaat yapım işinin taşeron olarak devredildiği dava dışı şirkete ortaklık adına yapılması gereken tüm ödemelere müvekkili … A.Ş.’nin katlandığını, takibe konu ödemelerin kesinlikle çeklere ilişkin olmadığını ve ortak işlerin yürütülmesi için harcandığını, bu çeklerin ödenmemesinden müvekkillerinin sorumlu tutulamayacağını, tarafların ticari defterleri incelendiğinde kimin ortaklığa ne kadar katkısı olduğunun ortaya çıkacağını belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. … Asliye Ticaret Mahkemesinin 31.12.2015 tarihli, 2015/708 E., 2015/1104 K. sayılı kararı ile; esas itibariyle adi ortaklık alacağına ilişkin olan davanın ortaklık adına açılması gerektiği, ancak adi ortaklar arasında menfaat uyuşmazlığı bulunduğundan öncelikle ortaklığın temsili için kayyum atanması ve davanın da kayyum tarafından açılmasına ihtiyaç olduğu, bir an için davada her iki ortağın da taraf olması nedeniyle dava adi ortaklığın tasfiyesi olarak yorumlansa dahi dava dilekçesinde bu yönde talep bulunmadığı gibi yalnızca çek ödemelerinden kaynaklanan bir ihtilâfın tüm işin tasfiyesi suretiyle çözümlenmesinin hak ve nesafet kuralları ile menfaatler dengesine de uygun olmayacağı gerekçesiyle davanın aktif husumet (sıfat) yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 09.05.2018 tarihli ve 2016/17908 E., 2018/4889 K. sayılı kararı ile; “TBK’nın ”Ortakların yaptıkları giderler ve işler” başlıklı 627. maddesine göre; ”Ortaklardan birinin ortaklık işleri için yaptığı giderlerden veya üstlendiği borçlardan dolayı diğer ortaklar, ona karşı sorumlu olurlar; bu ortağın, yönetim işleri yüzünden doğrudan doğruya uğradığı zararlar ile ortaklığın yönetiminden kaynaklanan tehlikeler sonucunda doğan zararları, diğer ortaklar gidermekle yükümlüdürler.”
Somut olayda; davacı şirket ile davalılardan … İnşaat ve Taah. AŞ. arasında bir ortaklığının söz konusu olduğu hususunda tartışma yoktur. Davada, davacı ortak tarafından; ortaklık adına, diğer davalı şirketin banka hesabına yaptığını iddia ettiği bir ödemenin diğer ortak olan … İnşaat ve Taah. AŞ.’ nden tahsilini talep edilmektedir. Yukarıda bahsi geçen kanun hükmü uyarınca; ortaklardan birinin ortaklık işleri için yaptığı giderlerden veya üstlendiği borçlardan dolayı diğer ortakların ona karşı sorumlu olacağı, bu doğrultuda davacı ortağın ortaklık adına yaptığını iddia ettiği ödemeyi ispat ettiği oranda davalıdan talep edebileceği açıktır.
O halde, mahkemece; davacının aktif husumet ehliyeti olduğu göz önünde bulundurularak işin esasına girilip, yapılacak yargılama sonucu bir karar verilmesi gerekirken, yukarıdaki gerekçe ve yanılgılı değerlendirme ile davanın reddi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Mahkemenin 16.05.2019 tarihli ve 2019/108 E., 2019/432 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı … ile arasındaki adi ortaklık ilişkisi çerçevesinde ciro edilen çek bedellerinin ödenmesi için çeklerin hesap sahibi davalı … A.Ş.’ye gönderdiği paranın bu amaçla kullanılmaması nedeniyle çek bedellerini tekrar ödemek zorunda kaldığını belirten davacının, davalıların sebepsiz zenginleştiği iddiasıyla çek bedellerinin iadesi yönünde başlattığı takibe vaki itirazın iptali davası yönünden aktif husumet ehliyetinin (davacı sıfatının) bulunduğunun kabul edilip edilemeyeceği, davanın adi ortaklık tarafından açılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle adi ortaklık hakkındaki hükümlere değinilmesi faydalı olacaktır.
13. Adi ortaklık, belli bir amacı gerçekleştirmek isteyen kimselerin bir araya gelerek oluşturdukları, ayrı bir kişiliği bulunmayan, kuruluş ve işleyişlerinde sıkı şekil kurallarına tabi olmamaları ve basit bir yapıya sahip bulunmaları nedeniyle uygulamada sıkça karşılaşılan özel borç ilişkisi mahiyetindeki birlikteliklerdir.
14. Adi ortaklığın tanımı yürürlük tarihi itibariyle somut uyuşmazlıkta uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 620. maddesinde şu şekilde yapılmıştır:
“Adi ortaklık sözleşmesi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir.
Bir ortaklık, kanunla düzenlenmiş ortaklıkların ayırt edici niteliklerini taşımıyorsa, bu bölüm hükümlerine tabi adi ortaklık sayılır.”
15. Paralel düzenleme içeren mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 520. maddesi de “Şirket, bir akittir ki, onunla iki veya daha ziyade kimseler, saylerini ve mallarını müşterek bir gayeye erişmek için birleştirmeyi iltizam ederler” şeklindedir.
16. Adi ortaklık sözleşmelerinin tarafları için borç doğurucu niteliği, şahıs birliği olma yönündeki kurucu unsurundan daha ağır bastığı için borç doğuran sözleşmelerden sayılmakla birlikte, “karşılıklı borç doğuran sözleşme” olarak değerlendirilemez. Zira bu sözleşmelerde sadece ortakların katılma payı borçları arasında bir edimler birleşimi ilişkisi vardır (Yalman, Macit/Taylan, Erbay: Adi Ortaklık, Ankara 1976, s. 19). Adi ortaklık karşılıklı borçları kapsayan bir sözleşme olmayıp, herkesin belli bir amaca ermek için birtakım borçlar altına girdiği ve fakat bu borçların birbirinin karşılığı olarak değerlendirilemeyeceği sözleşmelerdir.
17. Bu sözleşme ilişkisinde her ortak, para, alacak veya başka bir mal ya da emek olarak, ortaklığa bir katılım payı koymakla (TBK m. 621/1) ve niteliği gereği ortaklığa ait olan bütün kazançları aralarında paylaşmakla (m. 622) yükümlüdür.
18. Adi ortaklığın yönetimi, sözleşme veya kararla yalnızca bir veya birden çok ortağa ya da üçüncü bir kişiye bırakılmış olmadıkça, bütün ortaklar ortaklığı yönetme hakkına sahiptir (m. 625/1).
19. Bu suretle ortaklığın yönetimi bir yöneticiye bırakılmış ise, yönetici ile diğer ortaklar arasındaki ilişkiler, Kanunda veya ortaklık sözleşmesinde aksine hüküm bulunmadıkça, vekâlet sözleşmesine ilişkin hükümlere tabidir (m. 630).
20. Somut olayda da davacı ile davalılardan … A.Ş. arasında inşaat ihalesinin yapım işi konusunda adi ortaklık kurulmuş, ortaklığın yönetim yetkisi … A.Ş. nin sahibi … …’a bırakılmıştır. Davacı, ortaklarca da ciro edilen ve adi ortaklığın borcu hâline gelen iki adet çekin ödenmesi amacıyla yine … …’ın ortak olduğu ve çek hesabının sahibi … Ltd. Şti. hesabına para gönderdiğini ancak paranın çeklerin ödenmesi için değil adi ortaklığın faaliyeti dışındaki şahsi işlere harcandığını, bu sebeple karşılıksız çıkan çeklerdeki bedeli ikinci kez ödemek zorunda kaldığını ileri sürmektedir.
21. Bu iddia çerçevesinde davalıların sebepsiz zenginleştiği ve alacak haklarının doğduğundan bahisle başlatılan takibe vaki itirazın iptali davasında davacı şirketin aktif husumet ehliyetinin, bir başka anlatımla davacı olma sıfatının bulunup bulunmadığının tespit edilebilmesi için sıfatla ilgili açıklama yapılması ve sonrasında konunun yukarıda değinilen adi ortaklık hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.
22. Konunun temeli, “hak” ve “dava hakkı” kavramlarına dayalıdır.
23. Bireylerin bir hakkın inkâr veya ihlâli durumunda yargı gücüne başvurarak haklarının etkin bir şekilde korunmasını istemek konusunda sahip oldukları yetkiye “dava hakkı” denilmektedir.
24. Doktrinde davada taraf kavramını açıklamaya yönelik olarak maddi taraf kuramı, şekli taraf kuramı ve işlevsel taraf kuramı başlıkları altında toplanabilecek üç farklı yaklaşım bulunmaktadır. İşlevsel taraf kuramı yalnızca mal varlığı davaları bakımından tarafın belirlenmesine yönelik çözüm sunmakta iken, taraf olmayı maddi anlamda hakkın ayrılmaz parçası olarak gören maddi taraf kuramının aksine 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) davada taraf tayininde, kimin kime karşı hukukî koruma istediğinin belirlenmesinde dava dilekçesinin esas alınmasını öngören şekli taraf kuramını esas aldığı münferit düzenlemelerinden (iradî taraf değişikliği: m.124; dava ve cevap dilekçelerinin içerikleri: m.119/1-b, c ve 129/1-b, c; kesin hükmün davanın tarafları açısından bağlayıcı olması: m. 303 gibi) açıkça anlaşılmaktadır.
25. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 50. maddesinde taraf ehliyeti “Medenî haklardan yararlanma ehliyetine sahip olan, davada taraf ehliyetine de sahiptir” şeklinde açıklanmıştır.
26. Davada taraf ehliyetinden maksat bir davada davacı veya davalı olarak yer alabilme ehliyetidir. Bu kavram medeni hukuktaki hak ehliyetinin medeni usul hukuku alanındaki uzantısını oluşturur (Tanrıver, Süha: Medeni Usul Hukuku, c.I, Ankara 2016, s. 485).
27. Anılan Kanun’un 53. maddesinde “talep sonucu hakkında hüküm alabilme yetkisi” olarak tanımlanan dava takip yetkisi ise hukukumuzda davanın taraflarının tayininde şekli taraf kuramının kabul edilmesinin sonucu olarak taraf ve taraf sıfatı kavramlarının birbirlerinden ayrılmasının sonucu olarak varlık kazanmıştır.
28. Kişinin taraf ehliyetinin bulunması, taraf olarak yer aldığı davasını yürütebilmesi için tek başına yeterli değildir; kişinin dava ehliyetine de sahip olması gerekir (Erişir, Evrim: Medeni Usul Hukukunda Taraf Ehliyeti, İzmir 2007, s.57).
29. Dava ehliyeti ise bir kişinin bizzat yahut tayin edeceği temsilcisi aracılığı ile dava açabilmesi, davayla ilgili usul işlemleri yapabilmesi ve kendisine karşı dava açılması hâlinde de hakkını koruyucu beyanlarda bulunabilme yani savunma yapabilme ehliyeti olarak tanımlanabilir (Tanrıver, s. 496).
30. Davada davacı … davalı olarak yer almakla, tarafların maddi hukuk bakımından gerçekten bu niteliği taşıyıp taşımamaları tümüyle birbirinden farklı konulardır ve bu noktada sıfat kavramı ile karşılaşılır.
31. Kelime anlamı “bir şahıs veya şeyin hâli” olan sıfat (Türk Hukuk Lûgatı, Ankara 2021, s. 977), dava konusu sübjektif hak ile taraflar arasındaki ilişkidir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, C:1, s.1157). Dava dilekçesinde davacı … davalı olarak gösterilen kişiler, şeklen o davanın tarafları ise de mahkemenin bu taraflar arasında dava konusu hakkın esasına ilişkin bir karar verebilmesi için bu kişilerin gerçekten o davada davacı … davalı sıfatına sahip olmaları gerekir. Bir kimsenin davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı tıpkı hakkın mevcut olup olmadığının tayininde olduğu gibi maddi hukuka göre belirlenir (Kuru, Baki/Arslan, Ramazan/Yılmaz, Ejder: Medeni Usul Hukuku, 7. Baskı, Ankara 1995, s. 231-232; Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, … 1997, s.307).
32. Bir sübjektif hakkı dava etme yetkisi (dava hakkı) kural olarak o hakkın sahibine ait olduğundan o hakka ilişkin bir davada davacı olma sıfatı da o hakkın sahibine; davalı sıfatı ise, bir sübjektif hakkın kendisinden davalı olarak istenebileceği, o hakka uymakla yükümlü olan kişiye aittir. O hâlde, dava konusu şey üzerinde kim veya kimler hak sahibi ise, davayı da bu kişi veya kişilerin açması gerekir. Davayı açabilmek için gerekli sıfat, dava konusu şey üzerinde hak sahibi olan kişiye aittir.
33. Doktrin ve uygulamada husumet olarak da adlandırılan sıfat bir başka tanıma göre, dava konusu kılınan sübjektif hakla davanın tarafları arasındaki ilişkiyi ifade eder ve dava dilekçesinde davacı … davalı olarak gösterilmiş kişilerin maddi hukuk bakımından gerçekten hak sahibi veya yükümlü konumunda bulunup bulunmadığına dair bir kavramdır (Tanrıver, s. 512).
34. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu hâlde, taraf sıfatı dava konusu sübjektif hakka ilişkindir.
35. Bir hakkın sahibinin kim olduğu, dolayısıyla o hakkı dava etme yetkisinin kime ait olduğu, (o davada davacı sıfatının kime ait olacağı) tamamen maddi hukuk kurallarına göre belirlenir. Bununla birlikte, davayı açanın davacı sıfatına sahip bulunmadığının belirlenmesi hâlinde mahkeme dava konusu hakkın mevcut olup olmadığını inceleyemeyeceği ve sıfat yokluğundan davanın reddine karar vermek zorunda olduğu için, taraf sıfatı usul hukukunun da düzenleme alanında ise de; konu usul hukuku sorunu olmayıp, dava konusu sübjektif hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk sorunu olduğundan taraf sıfatının yokluğu (davada taraf olarak gözüken kişiler arasında dava konusu hakkın doğumuna engel olduğu için) def’î değil, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülmesi mümkün ve mahkemece de kendiliğinden nazara alınması zorunlu bir itiraz niteliğindedir.
36. Yukarıda değinildiği üzere, HMK’nın 51. maddesine göre dava ehliyeti medeni hakları kullanma ehliyetine göre belirlenir. Adi ortaklık ise tüzel kişiliği bulunmadığı için fiil ve taraf ehliyetini haiz değildir. Bu nedenle, adi ortaklık için yahut ortaklığa karşı dava açılacak ise adi ortaklığı oluşturan her bir gerçek veya tüzel kişiye dava dilekçesinde yer verilmesi zorunludur ve adi ortaklık tarafından açılacak davaların el birliği mülkiyeti kuralları gereğince (TBK m. 638., BK m. 534., 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m.702) bütün ortaklar tarafından mecburi dava arkadaşı olarak (HMK m. 59) birlikte hareket edilmesi gerekir.
37. Direnmeye konu uyuşmazlıkta Mahkeme, icra takibinde talep edilen alacağa bağlı itirazın iptali davası yönünden davacı olma sıfatının adi ortaklığa ait olduğu gerekçesine dayanmıştır. Bu kabulün yerinde olup olmadığının tespit edilebilmesi için davaya konu alacak iddiasının mahiyeti irdelenmelidir.
38. Davacı şirket, ortaklığın borçlandığı çeklerin ödenmesi için aynı zamanda adi ortaklık yöneticisinin sahibi olduğu çek hesabı sahibi davalı … Ltd. Şti.’ye para gönderdiğini, çekler vaktinde ödenmeyip karşılıksız çıkınca aleyhine yapılan icra takibi alacaklısına çek bedellerini tekrar ödemek zorunda kaldığını, hâl böyle olunca havaleyle gönderilen paraların yönetici ortak tarafından ortaklık iş ve eylemleri için değil şahsi harcamalar için kullanıldığını ve davalıların kendisi aleyhine haksız şekilde zenginleştiğini ileri sürerek ilamsız icra takibi başlatmış, itiraz üzerine de itirazın iptali davası açmıştır.
39. Buna göre somut olayda alacak iddiası, ortaklık hak ve borçlarıyla ilgili olmayıp taraflar arasındaki ilişkinin ileri sürülüş biçimine göre artık ortaklardan biri için şahsi alacak hâline gelmiş bir bedelin iadesi niteliğindedir. Bu hâlde davacı olma sıfatı da ortaklığa değil alacak hakkının sahibi olan davacı şirkete aittir.
40. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde; uyuşmazlıkta davacının taraf sıfatı bulunduğu yönündeki kabule iştirak edilmekle beraber Özel Daire kararında yalnızca adi ortaklığa ilişkin kanun hükümlerine dayanılmasının isabetli olmadığı, zira uyuşmazlığın davalıların konum ve alacak iddiasının mahiyetine göre haksız fiil hükümlerine de temas edeceği, kararın bu yönde ayrı bir açıklama içerir şekilde değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, yalnızca davacı olma sıfatına ilişkin olan uyuşmazlıkta davalıların sorumluluklarının hukukî mahiyetinin henüz mahkemece tartışılmamış olması, bu aşamada bozma kararında TBK’nın adi ortaklıkta ortakların yaptığı gider ve işlere ilişkin 627. maddesi anlatımından istifade etmesinin bilhassa 630. madde hükmü karşısında bozma gerekçesinin değiştirilmesini gerektirmediği gerekçesiyle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
41. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire kararına uyulması gerekirken direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
42. Direnme kararının bu nedenlerle bozulması gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabuli ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Geçici Madde 3” hükmü atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince usulden BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17.05.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Davacı dava dilekçesinde iddiasının dayanağı olan vakıaları (HMK 119/1-e), davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağı olan vakıaları (HMK129/1-e) gösterir.
Ön inceleme duruşmasında hâkim tarafların anlaştıkları veya anlaşmadıkları hususları tek tek tespit edip (HMK 140/1), bunlar üzerinden sulhe teşvik eder (HMK 140/2) ve sulh faaliyetinden sonuç alınamazsa anlaşmadıkları hususların neler olduğunu tutanağa geçirir (HMK 140/3). Hâkimin uyuşmazlığın yol haritası olarak tespit ettiği bu hususlar dayanılan vakıalardan hangilerinde tarafların uyuşmadığının belirlenmesi olup bununla uyuşmazlıkta ispatı gereken vakıaların neler olduğu da tespit edilmiş olmaktadır.
İddia ve savunmaların birlikte incelendiği aşama olan tahkikat aşamasında (HMK 143) tarafların varlığında uyuşamadığı vakıalar incelenecek ve bunların ispatı için gösterilen deliller değerlendirilecektir.
Hâkim, Türk hukukunu re’sen uygular (HMK 33/1). Bu hükmün sonucu olarak tarafların getirdiği vakıalara göre uyuşmazlığı belirleyip bu uyuşmazlığa doğru hukukî sebebi bulmak ve uygulamak hâkimin görevidir.
Uyuşmazlığın vakıalara göre belirlenip çözümlenmesi usulün temel ilkesidir. HMK’nın bu ilkeye verdiği önem, vakıalarla ilgili olarak pek çok hüküm bulunması ve vakıalar ibaresine pek çok maddede yer verilmiş olmasından da anlaşılmaktadır.
Somut uyuşmazlıktaki önemi nedeniyle yargılamaya hâkim olan ilkelerden şu üçüne özellikle değinmek gerekir.
Tasarruf ilkesine göre; hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz (HMK 24/1). Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz (HMK 24/2).
Taraflarca getirilme ilkesinde ise; Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz (HMK 25/1). Kanunla belirtilen durumlar dışında, hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz (HMK 25/2).
Taleple bağlılık ilkesi bu iki ilkeyle bağlantılı olmakla birlikte daha somutlaştırılmış bir şekilde; hâkimin, tarafların talep sonuçlarıyla bağlı olduğu ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremeyeceği ancak duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebileceği (HMK 26/1) hükmünü içermektedir.
Bu hükümlerden de anlaşılacağı üzere dava vakıalar üzerinden yürür. Vakıaları bildirmek taraflara aittir. Getirilen vakıalara göre uyuşmazlığı belirlemek ve bu uyuşmazlığa uyan hukukî sebebi belirleyip uygulamak ise hâkimin görevidir. Hâkim uyuşmazlığı ve hukukî sebebi belirlerken sadece davacı tarafın getirdiği vakıaları değil, davalı tarafın getirdiği vakıaları da esas alır ve buna göre doğru hukukî ilişkiyi belirleyerek uyuşmazlığı çözer. Ancak getirilmemiş vakıaları hükmüne esas alamaz.
Vakıalarla bağlılık taraflarca getirilme ve tasarruf ilkesinin de bir gereğidir. Davacının davaya konu etmediği, mahkeme önüne bir uyuşmazlık olarak getirmediği bir hususu mahkeme inceleyip bu konuda karar veremez. Hâkim uyuşmazlığın sınırlarını vakıalarla çizecek olup bu vakıalar dışına çıkarak ve yeni vakıaları kendiliğinden inceleyerek bir sonuca varıp karar veremez.
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; davacı dava dilekçesinde; davalı … ve müvekkilinin … Belediyesinin açtığı inşaat ihalesine iş ortaklığı olarak birlikte katılıp kazandıklarını, … A.Ş.’nin yasal temsilcisi olarak … …’ın, … A.Ş.’nin yasal temsilcisi olarak ise …’ün atandığını ve ortaklığı çift imza ile temsil ve ilzam edeceklerinin kararlaştırıldığını, işin ve ödemelerin yapılması sorumluluğunun … …’a verildiğini, bu kapsamda ortaklık kaşesi ile keşide edilen 340.000TL’lik iki adet çekin ödenmesi gerektiğini, müvekkilinin ne nedenle çeklerin hesap sahibi olan … Ltd. Şti. hesabına takibe konu 08.09.2014 ve 18.09.2014 tarihlerinde havale sebebi açıkça “çek ödenmesi” olarak gösterilen havaleleri gerçekleştirdiğini ancak gönderilen paraya ve havalelerdeki talimata rağmen çeklerin ödenmeyerek paranın da … … ve ailesine ait başka hesaplara aktarıldığını, bu yüzden çeklerin karşılıksız çıktığını ve itibarını korumak isteyen müvekkilinin çek bedellerini icrada ikinci kez ödemek zorunda kaldığını, çek sahibi şirket ile müvekkili arasında başka bir ticari ilişki bulunmadığını, davaya konu … İcra Müdürlüğünün2015/13653 sayılı icra takibinin de davalıların hesabında sebepsiz kalan çek bedellerinin iadesini sağlamaya yönelik olduğunu, takibe müvekkili tanımadıklarından bahisle haksız şekilde itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın iptaliyle takibin devamına karar verilmesini istemiştir.
Dilekçe içeriğinden de açkça anlaşıldığı üzere davacı bu davayı ortaklık kapsamında keşide edilen toplamı 680.000TL olan her biri 340.000TL bedelli olan iki adet çekin takibe konulması üzerine icra dosyasına yaptığı ödeme nedeniyle açmış olmayıp bu çeklerin ödenmesinde kullanılmak üzere öncesinde … Yapı İnş. Ltd. Şti. hesabına gönderilen paraların çek ödemesinde kullanılmayıp başka hesaplara gönderilmesi nedeniyle açmıştır.
Davacı ile davalılardan … İnş. ve Taah. A.Ş. arasında adi ortaklık ilişkisi var ise de diğer davalı ile davacı arasında adi ortaklık ilişkisi bulunmamaktadır. Bu paranın kendi ve ailesi hesaplarına aktarıldığı belirtilen … … ise … İnş. ve Taah. A.Ş.’nin temsilcisidir.
Davacı adi ortaklık borcu nedeniyle yaptığı sonraki ödemeleri geri istemiş olmayıp ikinci kez ödeme yapmak zorunda kalması nedeniyle yaptığı önceki ödemeleri istemiş olduğundan adi ortaklık adına yapmak zorunda kaldığı ödemelerin tahsili için dava açmış değildir. Bu nedenle açılan dava her iki davalı yönünden de adi ortaklık hükümlerine göre TBK 627. madde kapsamında açılmış bir dava değildir. Kaldı ki davacı ile davalı … İnş. Ltd. Şti. arasında adi ortaklık ilişkisi dahi bulunmamaktadır. Bu nedenle Mahkemece davanın adi ortaklık hükümlerine dayalı bir dava olarak değerlendirerek sonuca gitmesi doğru olmamıştır.
Davacının paranın gönderiliş amacına uygun olmayan şekilde başka hesaplara aktarıldığı iddiası sözleşmeye aykırılık hükümlerine uyduğu kadar haksız fiil hükümlerine de uygun düşebilecek niteliktedir. Hakların yarışması hâlinde davacıya hangi nedene dayalı olarak dava açtığı konusunda beyanının açıklattırılması mümkündür. Kaldı ki bunun anlaşılamadığı durumlarda hâkimin davacının en lehine olacak hukukî sebebe göre işin esasını inceleyip karar verebilmesi mümkündür.
Gerek haksız fiil hükümleri olsun gerekse temsil ve vekâlet hükümlerine dayalı borca aykırılık nedeniyle giderim yükümlülüğü ya da dilekçede belirtildiği gibi sebepsiz zenginleşme olsun her üç hâlde de vakıaların ileri sürülüş şekline göre iki kez ödeme yapmak zorunda kaldığını belirten davacının aktif husumet ehliyeti bulunmaktadır.
Davada dayanılan vakıalara göre davacının aktif husumet ehliyeti bulunduğu kabul edilerek işin esasına girilip karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmadığı için direnme hükmünün değişik nedenle bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan hükmün Özel Daire kararı gibi bozulması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
3. Hukuk Dairesi 2016/2768 E. , 2017/3418 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle; daha önceden belirlenen, 21.03.2017 tarihli duruşma günü için yapılan tebligat üzerine; temyiz eden davacı vekili Av. … geldi. Karşı taraf davalı vekili Av. … geldi. Açık duruşmaya başlandı ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00’e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı vekili, müvekkilinin, davalıya … Bankası … Şubesinde bulunan hesabından banka havalesi yoluyla 01/08/2012 tarihinde 50.000,00 TL, 05/07/2012 tarihinde 64.000,00 TL, 01/06/2012 tarihinde 32.500,00 TL, 14/01/2011 tarihinde 120.000,00 TL nakit para ödediğini, ayrıca keşidecisi … olan … Bankasına ait 7.500,00 TL bedelli 10 adet çeki ciro etmek suretiyle davalıya vererek toplamda 75.000.00 TL’yi de davalıya verdiğini, müvekkilinin alacağını davalıdan tahsil edemeyince davalıya karşı … İcra Dairesinde 24/10/2013 tarihinde ilamsız icra takibi başlattığını, davalının itirazı üzerine takibin durduğunu, davalının 2011 yılının ekim ayında müvekkilinin yanına gelerek büyükbaş hayvan alım-satım işine girdiğini, bu işi de … ile birlikte yaptığını söyleyerek ortaklık teklifinde bulunduğunu, müvekkilinin de ortaklık teklifini kabul ettiğini, davalıya güvenen müvekkilinin tek mal varlığı olan arsasını ve dükkanını satarak 266.500,00 TL’yi banka hesabına aktarmak suretiyle 75.000,00 TL’yi …’a ait çekleri ciro etmek suretiyle yaklaşık 150.000,00 TL de elden vermek suretiyle yaklaşık 505.000,00 TL’yi nakit parayı davalıya vererek davalıya ortak olduğunu, müvekkilinin elden verdiği 150.000,00 TL’yi yazılı belge ile ispat edemediği için dava konusu yapmadıklarını, müvekkilinin davalıya karşı hiçbir borcunun bulunmadığını, müvekkilinin davalıya ve …’e güvenerek iş ortaklığı için parayı verdiğini ve davalı müvekkilinin güveninin kötüye kullandığını, müvekkilinden aldığı parayı geri ödemediğini ileri sürerek itirazın iptali ile alacağın %20’sinden az olmamak üzere icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
./..
-2-
Davalı vekili, dava dilekçesinde de belirtildiği gibi taraflar ve dava dışı … arasında hayvan alım-satımına ilişkin bir ticari ilişki bulunduğunu, bu ilişki sonrası tarafların 14.08.2012 tarihinde tanıklar huzurunda bir araya geldiklerini ve birbirlerini ibra ettiklerini,ilgili ticari ilişki nedeniyle davacının müvekkilinden herhangi bir alacağının kalmadığını, icra takibine konu olan çeklerde son cirantanın davalı olduğunu, davacının kendisinden sonraki cirantaları icraya veremeyeceğini, çeklerin farklı bir ticari işten kaynaklandığını, dava ile bir ilgisini bulunmadığını savunarak davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın ödünç verme sözleşmesinden kaynaklanan itirazın iptali davası olduğu, takibe konu senetlerin çek olduğu, alacaklı olduğunu iddia eden davacı tarafından davalı adına ciro edildiği, ciro silsilesine bakıldığında davacının ciro eden olduğu için aslında davalıya ödeme yaptığının anlaşıldığı, havalenin bir ödeme aracı olduğu, bu karinelerin aksini iddia edenin ispat etmek zorunda olduğu, davacının alacaklı olduğunu ispat etmesi gerektiği, davacının iddiasını ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1- ) Davacı, dava konusu havale yoluyla davacıya gönderilen ve elden verilen çekleri davalı ve dava dışı … ile yapılacak büyükbaş hayvan alım-satım işi nedeniyle gönderdiğini iddia etmiş, davalı da, taraflar ve dava dışı … arasında hayvan alım-satımına ilişkin bir ticari ilişki bulunduğunu kabul etmiştir.
Davalı tarafça dosyaya sunulan 14.08.2012 tarihli davalı ve davacının imzasını taşıyan İbraname başlıklı belge incelendiğinde, …’den tüm alacaklarını tahsil ettikleri, hiç bir borcu kalmadığı, kendisine ait ellerinde bulunan senet ve çeklerin tamamını Nurullah’a teslim ettiklerinin yazılı olduğu görülmüştür.
Söz konusu belge, davacı iddiaları ve davalının kabulü dikkate alındığında dava konusu alacağın taraflar arasındaki adi ortaklıktan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
Dava; ortaklık payı olarak verilen bedelin iadesi için yapılmış olan takibe vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.
Taraflar arasında adi ortaklık ilişkisinin kurulduğu hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Adi ortaklık sözleşmesi, iki yada daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir. (TBK. 620/1 md.)
Adi ortaklık ilişkisi, TBK’nun 639.maddesinde sayılan sona erme sebeplerinden birinin gerçekleşmesi ile sona erer. Bu şekilde ortaklığın sona ermesinin başlıca iki sonucu ortaya çıkar. Bunlardan ilki, yöneticilerin görevlerinin sona ermesi, diğeri de ortaklığın tasfiyesidir.
Tasfiye, ortaklığın bütün malvarlığının belirlenip, ortakların birbirleri ile alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sonlandırılması, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır. Diğer bir anlatımla tasfiye memuru tarafından yapılacak bir arıtma işlemi olup; hesap ve işlemlerin incelenip, bir bilanço düzenlenerek, ortaklığın aktif ve pasifi arasındaki farkı ortaya koymaktır.
Bir ortak tarafından adi ortaklığa ilişkin olan sermaye payının istenmesi, aynı zamanda ortaklığın feshini ve tasfiyeyi de kapsar.
Uyuşmazlığın taraflar arasında kurulan adi ortaklık sözleşmesi hükümlerine göre değerlendirilip, çözüme kavuşturulması gerekirken, mahkemece davanın hukuki sebebinin yanılgılı değerlendirme ile ödünç sözleşmesi kabul edilip, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
2-) Bozma nedenine göre, davacı tarafın diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda birinci bendde açıklanan nedenlerle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, ikinci bendde açıklanan nedenle davacı tarafın diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davacı taraf için duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre takdir edilen 1.480 TL vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun Geçici Madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 21.03.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2016/13843 E. , 2018/2643 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki adi ortaklığın fesih ve tasfiyesi ile alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı; uzun yıllar otomotiv sektöründe çeşitli şirketlerde satış müdürü olarak çalıştığını, bu alanda başarılı olması nedeniyle oto galericiliği yapan davalı şirketin kendisine ortaklık teklif ettiğini, teklifi kabul etmesi üzerine davalı ile aralarında oto alım satım işi yapmak üzere mart 2010 tarihinde adi ortaklık kurulduğunu, kendisinin ortaklığa emeğini, sermayesini ve ticari itibarını koyduğunu, ortaklığın tüm giderlerine davalı şirket ile birlikte %50 oranında katıldığını, araç satışlarından elde edilen karı da davalı şirketle yarı yarıya (%50 olarak) paylaştıklarını, davalı şirketin ortağı ve temsilcilerinden olan …’ın el yazısı ile tutmuş olduğu kasa defterinde de aylık karın davalı şirket ile yarı yarıya paylaşıldığının yazıldığını bu ajandanın yazılı delil başlangıcı nitelinde olduğunu, ortak olarak bulundukları dönemde araç satışlarının %95’inin kendisi tarafından gerçekleştirildiğini, satışa esas vekaletnamelerin kendisi adına düzenlendiğini, arada yazılı sözleşme olmasa dahi tüm bu hususların ortaklık ilişkisini kanıtlamaya yeterli olduğunu, ancak son dönemlerde davalı şirketin kendisini saf dışı bırakmak için birtakım işlemler yapmaya başladığını ve ortaklığı tek taraflı olarak sona erdirmeye çalıştıklarını, ortaklığın devam etmesinin artık mümkün olmadığını ileri sürerek, adi ortaklığın malvarlığının tespiti ile tespit edilen bu malvarlığının feshine ve yargılama sonucu belirlenecek tasfiye alacağının 100.000-TL.den az olmamak üzere dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı, davacı ile aralarında bir ortaklık ilişkisi bulunmadığını, davacının çalışan (işçi) olarak girdiği 41 yıllık bu aile şirketine ortak olduğunu iddia etmesinin gülünç olduğunu, davacının şirkette işçi (satış temsilcisi) olarak (maaş+prim usulü ile) çalıştığını ve görevinin zaten araç alım satımlarını gerçekleştirmek olduğunu, şirket ortağı … tarafından tutulduğu ve ortaklığa delil olduğu iddia edilen deftere ilişkin iddiaları kabul etmediklerini, şirketi temsil yetkisinin şirket diğer ortağı Bilgin Bıçkılar’a ait olduğunu, şirketin temsilcisi konumunda olmayan ve şirketi adına belge düzenleme yetkisi bulunmayan diğer ortak tarafından düzenlendiği iddia olunan bir belgenin, şirketi bağlamayacağını, şirketin yetkili organlarınca alınmış bir karar olmadan şirketin hiç kimse ile ortaklık kuramayacağını belirterek, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece; “Ayrıntısı bilirkişi kurulu raporu ve ek raporunda açıklandığı üzere,davacıya ait banka hesap ekstreleri, davacıya yapılan ücret ödemesine ilişkin kayıtlar, davacının davalı şirket ile çalışma biçimi konusundaki beyanları ve diğer iddia savunma ve deliller birlikte değerlendirildiğinde; hesap hareketlerinin oldukça fazla olduğu, alınan ve gönderilen havalelerin çokluğu ve sıklığı yanında, bu havalelerin miktarlarının da yüksek olduğu, para hareketlerinde çok sayıda taşıt plakalı araçların alım ve satım bedelleri açıklamaları ile EFT’lerin olduğu, davalı şirkette asgari ücretle çalıştığı görülen bir kişinin bu miktarlarda havaleler yapması ve almasının, ayrıca çalışan bir personelin bu havaleleri yapmak için harcadığı zamana işveren tarafından olumlu bakılmasının dahi hayatın olağan akışını uygun olmadığı, taraflar arasındaki ilişkinin adi ortaklık kapsamında değerlendirilmesi gerektiği” gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 67.875,00 TL’nin dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesi, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacının temyiz itirazları yerinde değildir.
Dava, taraflar arasında araç alım satımı için kurulduğu ileri sürülen adi ortaklığın fesih ve tasfiyesi ile tasfiye alacağı istemine ilişkindir.
Kural olarak, adi ortaklık ilişkisinin geçerliliği herhangi bir şekle bağlı değildir. Ancak, ihtilaf çıktığında, adi ortaklık ilişkisinin varlığını ispat yükü iddia eden düşer. Bu iddiayı ileri süren taraf, adi ortaklık ilişkisi bir sözleşme olduğundan, iddiasını HMK. md.200 gereğince senet (kesin delil) ile ispat etmelidir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun varlığına delalet edecek karşı taraf elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, makine ile yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış, parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa HUMK.nun 292-…202. maddesi uyarınca satış sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delil ile ispat edilebilir.
Somut olayda davacı, davalı şirket ile aralarında ikinci el araç alım satımı yapmak konusunda sözlü olarak adi ortaklık kurduğunu ileri sürerek, fiilen sona eren ortaklığın fesih ve tasfiyesine karar verilmesini talep etmiş, davalı ise ortaklık ilişkisini inkar etmişlerdir.Taraflar arasında ortaklığa ilişkin yazılı bir sözleşme bulunmamaktadır. Davacı, davada delil olarak kendisine ve davalı şirkete ait banka hesap hareketleri ile davalı şirket ortağı … tarafından yazıldığını iddia ettiği ajandaya dayanmıştır. Taraflara ait banka hesap hareketleri adi ortaklığın varlığını kanıtlayacak nitelikteki (davalı tarafından düzenlenen) belgeler değildir. Davacı tarafça sunulan ajandadaki yazılar ise davalı tarafından kabul edilmemiş, bu belgenin şirketi temsile yetkili ortak tarafından yazılmadığı, bu nedenle davalı şirket açısından bağlayıcı olamayacağı belirtilerek bu belgeye karşı çıkılmıştır. Bu itibarla davacı tarafça dayanılan bu belge de, adi ortaklık ilişkisini ispat edebilecek bir belge (yazılı delil ya da yazılı delil başlangıcı) niteliğinde kabul edilemeyecektir.
O halde mahkemece, bu ilke ve esaslar gözetilerek, delil olarak sunulan belgelerin davalı ile aralarında bir adi ortaklık bulunduğu hususunun kabulüne elverişli olmadığı, davacının davalı ile aralarında adi ortaklık bulunduğu iddiasını HMK’nın 200.maddesi kapsamında yazılı delille ispat edemediği kabul edilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince davalı yararına BOZULMASINA, ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.03.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2016/19699 E. , 2018/5859 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ:ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki adi ortaklığın fesih ve tasfiyesi ile alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı; müteveffa abisi ile birlikte bir butik işlettiklerini, abisinin 2010 yılında vefatı üzerine, … 1. Noterliği’nde düzenlenen 23/07/2010 tarih 4963 yevmiye nolu adi ortaklık sözleşmesini ile davalıyı (yengesini) herhangi bir sermaye payı koymaksızın, bedelsiz ve karşılıksız olarak işletmeye ortak ettiğini, ortaklığın resmi kaydının ve kira sözleşmesinin kendi adına olduğunu, ortaklığın tüm işleri ile kendisinin ilgilendiğini, sadece kardan pay aldığını, hiçir zaman işletmenin zararına katılmak istemediğini, davalının işletme ile ilgilenmediğini, sadece para almak almak için dükkana uğradığını, aralarında bu nedenle tartışmalar yaşandığını, bu olayların aradaki güven ilişkisini sarstığını ve artık ortaklığın devamının imkansız hale geldiğini, bu nedenle davalıya fesih billdiriminde bulunulduğunu belirterek, adi ortaklığın feshinde tasfiyesi ile işletmeye ait kiracılık hakkı ve işletmenin isim hakkının kendisine bırakılmasına karar verilmesini talep etmiştir.Davalı; eşinin vefatı üzerine davacı ile adi ortaklık kurduklarını, ortaklık sözleşmesinin süresinin 20 yıl olduğunu, sözleşmenin 11. Maddesi uyarınca ayrılmak isteyen ortağın bir ay önceden ihbarda bulunması gerektiğini, davacının ortaklık süresince kendisine hesap vermediğini, tüm idarenin davacıda olduğunu, yapılan satışlardan elde edilen paraların muntazam olarak banka hesabına yatırılmadığını, çok az kısmının ortak hesaba yatırılmakta olup, büyük kısmının davacı tarafından kullanıldığını, davacının kendisine aylık 800,00 TL ödeme yaptığını oysa dükkandan gelen kazancın bundan çok daha fazla olduğunu ileri sürerek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, “davacının, davalının yükümlülüklerini yerine getirmediğini iddia ettiği, ancak buna rağmen taraflar arasındaki adi ortaklık ilişkisinin işbu davanın açılmasından bir süre öncesine kadar devam ettiği, her ne kadar davacı davalının zarara katılmadığını sadece kar payını istediğini beyan etmişse de davalının ortaklığa alınmadığı hususunun tanık beyanları ile sabit olduğu, bu hali ile zarara katılmasının mümkün olmadığı, davacının kendi kusuruna dayanarak haklı sebeple fesih talep edemeyeceği, davacının adi ortaklığın fesih ve tasfiyesini isteyebilmesi için haklı nedenlerin bulunmadığı, bir başka deyimle adi ortaklığın fesih ve tasfiyesi için gerekli olan haklı nedenlerin varlığının davacı tarafından ispatlanamadığı” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafça temyiz edilmiştir. Dava, taraflar arasındaki adi ortaklığın fesih ve tasfiyesi ile adi ortaklıktan kaynaklanan alacak istemine ilişkindir.Dosya kapsamından; davacı ile davalının, …” unvanlı iş yerinin işletilmesi ve bunun sonucunda elde edilecek kar ve zararın %50 hisse ile paylaşılması konusunda, 23/07/2010 tarihli ortaklık sözleşmesi yapıldığı, buna göre taraflar arasında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 620 ve devamı maddelerinde (818 sayılı BK.nun 520 ve devamı maddelerinde) düzenlenen adi ortaklık ilişkisinin bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır ki, bu husus mahkemenin de takdirindedir.
Somut olayda, davacı taraf, davalının işletme ile ilgilenmediğini, iş yerine gelmediğini, işletmeden yalnızca kar payı aldığını, zarara katlanmak istemediğini ve davalı ile aralarında iş yerinin yönetiminden kaynaklı ciddi sorunlar olduğunu belirterek, adi ortaklığı haklı nedenle feshine dayalı iş bu davayı açmış, mahkemece, adi ortaklığın feshi şartlarının oluşmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.Ne var ki adi ortaklık bir kişi ortaklığı olup, ortaklar arasındaki güven ilişkisine dayanmaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 620. maddesi “Adi ortaklık sözleşmesi, iki veya daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleşmeyi üstlendikleri sözleşmedir.” denilmiştir.Maddenin lafzından anlaşıldığı üzere, adi ortaklık, emeklerini veya araçlarını herhangi bir müşterek amaç doğrultusunda birleştirerek, bu amaca ulaşma konusunda birlikte çaba göstermeyi sözleşmeyle birbirlerine karşı yüklenen kişilerce oluşturulan, tüzel kişiliği bulunmayan bir kişi topluluğudur.Doktrinde adi şirket –ortaklık-, sözleşmeyle kurulan ve bir müşterek amacın elde edilmesine hizmet eden kişi birliği olarak tanımlanmaktadır (Poroy/Tekinalp/Çamoğlu, Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku. İstanbul 2003. s. 26). Bu tanımlardan adi şirketin –ortaklığın- unsurları; kişi, sözleşme, katılım payı, amaç, affectio societatis (müşterek gayeye ulaşmak için birlikte çalışmak unsuru) şeklinde belirtilebilir (Barlas, Nami, Adi Ortaklık Temeline Dayalı Sözleşme İlişkileri, İstanbul, 1998 s.13). Bir adi ortaklığın varlığından bahsedilebilmesi için bu unsurlara ilaveten, ortakların müşterek gayeye ulaşmak için birlikte çaba ve özen göstermek zorunluluğu bulunmaktadır.Adi ortaklık bir kişi birliği olmakla, temel unsuru kişidir. Adi ortaklık sözleşmesi iç ilişkide karşılıklı güvene ve iyiniyete dayanmaktadır. Ortaklar öteki sözleşmelerden tamamen farklı olarak, emeklerini ve sermayelerini ortak bir amaç için birleştirdiklerinden, aralarında sıkı bir işbirliği kurulmakta ve güvene dayanan bu işbirliği ilişkisi nedeniyle ortaklar birbirlerinin vekili gibi, ortaklık işlerinden dolayı özenle hareket etme, ortakları zarara uğratmamakla yükümlü tutulmuşlardır.Adi ortaklığın varlığından söz edebilmek için ortakların müşterek bir amaç etrafında toplanmış bulunmaları yeterli değildir. Ortakların ayrıca, ortaklığın amacının gerçekleşmesine yönelik faaliyetlere katılmayı, bu yolda diğer ortaklarla işbirliği yaparak, onlarla birlikte çaba sarf etmeyi de üstlenmiş olmaları gereklidir. Amaç ortak araç veya güçlerle izlenmeli, taraflar amacın izlenmesinde birlikte etkin olmalıdırlar. Her bir ortak şu veya bu şekilde amacın gerçekleşmesine katkıda bulunmak zorundadırlar. Birlikte çaba yükümlülüğü bir yan edim yükümü olmayıp, asli edim yükümü durumundadır ve adi ortaklığın sürekli borç ilişkisi karakterine uygun olarak, süreklilik arz etmelidir.
Adi ortaklıkta tarafların birbirlerine karşı adi ortaklıktan doğan sorumlulukları ve talep hakları mevcut olup, taraflardan (ortaklardan) birinin yukarıda sayılın yükümlülüklerini ihlal etmesinin, TBK’nın 639/7. Maddesi hükmü gereğince adi ortaklığın feshini haklı kılacak nedenlerdendir.Adi ortaklığın sona erme sebeplerini düzenleyen TBK’nun 639/7. maddesinde “Haklı sebeplerin bulunması halinde, her zaman başkaca koşul aranmaksızın, fesih istemi üzerine mahkeme kararıyla” ortaklığın sona ereceği belirtilmiştir.Adi ortaklık sözleşmesinin haklı sebeple feshi için ortaklık süresinin önemi bulunmamaktadır. Haklı sebeple fesih hakkı mutlak ortaksal bir hak olup, bu hakkın ortaklık sözleşmesiyle sınırlandırılması veya tamamen ortadan kaldırılması olanaksızdır. Gerçekten ortaklar arasındaki ilişkinin devam etmesini haklı göstermeyecek bazı durumlar ortaya çıkarsa, bu durumda ortakların ortaklığın feshini mahkemeden istemesi mümkündür. Hatta belirli süreli ortaklıklarda da sözleşmede belirtilen ortaklık süresinin bitmesinden önce haklı sebeple sözleşmenin feshi davası açmak olanaklıdır.
Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alınarak somut olay değerlendirildiğinde; davacı ile davalı arasında iş yerinin yönetimi ve gelirin paylaşılması konusunda ciddi sorunlar bulunduğu, hatta taraflar arasındaki tartışmaların ceza soruşturmasına da yansıyan bir hal alması ve tarafların birbirlerine karşı yönelttiği iddiaları göz önüne alındığında, taraflar arasındaki adi ortaklığın devamın mümkün bulunmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre, davacı ve davalı arasındaki işbirliği, birlikte çaba, karşılıklı güven ilişkisinin ortadan kalktığının kabulü gerekmektir. Bu durumda da adi ortaklığın haklı nedene dayalı olarak fesh edildiği ve davacının bu davayı açmakta hukuki yararının bulunduğunun kabulü gerekir. Kaldı ki taraflar arasındaki adi ortaklık sözleşmesinin 11. maddesinde de ayrıca ortaklığın sona ermesine ilişkin ayrıca bir düzenleme getirilmiş olup, buna göre ortaklık süresi olan 20 yıl içinde ortaklıktan ayrılmak isteyen ortak, 1 ay önceden yazılı ihbarda bulunarak ortaklığı feshedebilecektir. Nitekim davacı da, davalıya gönderdiği … Noterliği’nin 11.01.2012 tarihli ihtarnamesi ile sözleşmenin bu hükmüne dayanarak sözleşmeyi feshettiğini davalıya bildirmiştir.O halde mahkemece, taraflar arasındaki adi ortaklığın devamının mümkün bulunmadığı göz önüne alındığında, adi ortaklığın haklı nedene dayalı olarak fesh edildiği kabul edilerek, uyuşmazlığın; adi ortaklığın tasfiyesi hükümleri (TBK’nun 620 ve devamı maddeleri) gereğince ve 642.maddelerindeki tasfiye hükümlerinin somut olaya uygulanması suretiyle çözümlenmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.05.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu 2017/1019 E. , 2020/25 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Gaziantep 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 14.04.2011 tarihli dava dilekçesinde; müvekkili ile davalı arasında adi ortaklık ilişkisi bulunduğunu ve uzun yıllar birlikte çalıştıklarını, hatta bir dönem müvekkilinin davalı abisinin yanında sigortalı çalışanı olarak gösterildiğini, ancak ortaklığın son bulduğunu ve davalı tarafından müvekkiline ortaklık payına ilişkin olarak 250.000TL tutarında çek verildiğini, bu çekin karşılıksız çıktığını ileri sürerek, ortaklık payına karşılık olarak şimdilik 10.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili 21.06.2011 tarihli cevap dilekçesinde; davacı ile müvekkili arasında ortaklık ilişkisi bulunmadığını, davacının müvekkilinin kardeşi olup müvekkili yanında sigortalı olarak çalıştığını, davacının bahsedilen dava konusu çeki kötü niyetli olarak ele geçirdiğini ve boş çek yaprağını doldurup imzalayarak bankaya ibraz ettiğini, buna ilişkin olarak Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunduklarını, bu hususta davacı hakkında soruşturma başlatıldığını ve müvekkilinin davacıya borcunun bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Gaziantep 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.02.2012 tarihli ve 2011/322 E., 2012/101 K. sayılı kararı ile; tarafların kardeş olmaları nedeni ile tanık beyanına başvurulduğu, dinlenen tanık beyanlarına göre davacının çeki elinde haksız olarak bulundurduğu ve davacının davalıdan bir alacağının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Gaziantep 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 3.Hukuk Dairesince 13.05.2014 tarihli ve 2014/2566 E., 2014/7375 K.sayılı kararı ile;
“…Dava konusu uyuşmazlık, adi ortaklık ilişkisinden kaynaklı alacağın tahsili talebine ilişkindir.
Borçlar Kanunu hükümlerine göre adi ortaklık sözleşmelerinin yazılı şekilde yapılması şekil şartı olmayıp ispat koşulu yönünden değerlendirme yapılmalıdır. Davacı taraf aralarında ortaklık bulunduğunu iddia etmekte, davalı ise bunu inkâr etmektedir.
Taraflar arasında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 620 ve devamı maddelerinde (818 sayılı BK.nun 520 ve devamı maddelerinde) düzenlenen adi ortaklık ilişkisinin bulunduğu dosyada mevcut tanık beyanlarında ve yazılı belgelerden açıkça anlaşılmaktadır. Bu durumda, davalı yönetici ortağın, ortaklıktan kaynaklı yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği noktasında durulmalıdır.
Bir ortak tarafından sermaye payının istenmesi, aynı zamanda ortaklığın feshi ve tasfiyeyi de kapsar. Uyuşmazlık için maddi ve hukuki vakıa bu şekilde değerlendirildiğinde inceleme bu yönde yapılmalıdır.
Mahkemece, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı ve 642. vd. maddelerindeki tasfiye hükümlerinin somut olaya uygulanması gerekmektedir.
Adi ortaklık sözleşmesi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir (TBK. 620/1 md.).
Adi ortaklık ilişkisi, TBK.nun 639.maddesinde sayılan sona erme sebeplerinden birinin gerçekleşmesi ile sona erer. Bu şekilde ortaklığın sona ermesinin başlıca iki sonucu ortaya çıkar. Bunlardan ilki, yöneticilerin görevlerinin sona ermesi, diğeri de ortaklığın tasfiyesidir.
Tasfiye, ortaklığın bütün malvarlığının belirlenip, ortakların birbirleri ile alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sonlandırılması, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır. Diğer bir anlatımla, tasfiye memuru tarafından yapılacak bir arıtma işlemi olup; hesap ve işlemlerin incelenip, bir bilanço düzenlenerek, ortaklığın aktif ve pasifi arasındaki farkı ortaya koymaktır.
Bir ortak tarafından adi ortaklığa ilişkin olan sermaye payının istenmesi, ortaklığın faaliyetlerinden dolayı uğradığı zararın veya kâr payının talep edilmesi, aynı zamanda ortaklığın feshini ve tasfiyeyi de kapsar. Uyuşmazlık, bu bağlamda değerlendirilip, çözüme kavuşturulmalıdır.
Bu durumda, mahkemece; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı, Türk Borçlar Kanununun 642.madde ve devamı hükümlerine göre tasfiye işlemi gerçekleştirilmelidir. Zira, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 1.maddesine göre; Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Ancak, Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir.
Tasfiye usulünü düzenleyen Türk Borçlar Kanununun 644.maddesine göre; “Ortaklığın sona ermesi hâlinde tasfiye, yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların elbirliğiyle yapılır. Ancak, ortaklık sözleşmesinde, ortaklardan biri tarafından kendi adına ve ortaklık hesabına belirli bazı işlemlerin yapılması öngörülmüşse, bu ortak, ortaklığın sona ermesinden sonra da o işlemleri tek başına yapmak ve diğerlerine hesap vermekle yükümlüdür.
Bu genel bilgilerden sonra, somut olaya baktığımızda; taraflar arasında adi ortaklık ilişkisinin bulunduğu ve bu ortaklığın son bulduğu davalı tarafından davacıya verilen ve
karşılığı çıkmayan çekin de, tasfiye amacı ile davacıya verildiği anlaşılmış olmakla, mahkemece yapılacak yargılama neticesinde hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Gaziantep 3. Asliye HukukMahkemesinin 18.11.2014 tarihli ve 2014/1040 E., 2014/1059 K. sayılı kararı ile; ilk karar gerekçeleri tekrar edilmek suretiyle ve dava konusu çekin neyin karşılığı ve nasıl bir hesap sonucu şirketin hangi aktif ve pasifi karşılığı davacıya verildiği konusunda bir delil bulunmadığı, her ne kadar adi ortaklık şekil şartına bağlı değil ise de ortaklığın varlığına işaret edecek somut bir kanıt sunulmamış olduğu, dinlenen tanık beyanlarından şirketin davalı … tarafından kurulduğu, davacının davalı yanında işçi statüsünde çalıştığı, tarafların kardeş olmaları nedeni ile aralarında güven ilişkisinin söz konusu olduğu, tarafların kardeşi olan dava dışı Kazım İbili’nin beyanında davacı ile kendisinin hesapsız harcamaları sonucu davalıya borçlandıkları, hisselerini davacıya devir edip çıktıklarını beyan ettikleri, ağır ceza dosyasında alınan raporda dava konusu çekteki imzanın davalıya ait olduğu bildirilmiş ise de çekin hangi gerekçe ile davacıya geçtiğinin belirsiz olduğuna ilişkin ilave gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı ile davalı arasında ortaklık ilişkisi bulunup bulunmadığı, dava konusu çekin ortaklığın tasfiyesi için davacıya verilip verilmediği, buradan varılacak sonuca göre davacının çekte belirtilen bedeli davalıdan talep edip edemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle adi ortaklık, adi ortaklık sözleşmesinin niteliği, şekli ile bu ortaklıkların tasfiyesi üzerinde kısaca durulması faydalı olacaktır.
13. Adi ortaklık, belli bir amacı gerçekleştirmek isteyen kimselerin bir araya gelerek oluşturdukları, ayrı bir kişiliği bulunmayan, kuruluş ve işleyişlerinde sıkı şekil kurallarına tâbi olmamaları ve basit bir yapıya sahip bulunmaları nedeniyle uygulamada sıkça karşılaşılan özel borç ilişkisi mahiyetindeki ortaklıklardır.
14. Bu nedenledir ki adi ortaklığa ilişkin düzenlemelere Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) özel borç ilişkileri bölümünde yer verilmiştir.
15. BK’nın 520. maddesinde “Şirket, bir akittir ki, onunla iki veya daha ziyade kimseler, saylerini ve mallarını müşterek bir gayeye erişmek için birleştirmeyi iltizam ederler.” düzenlemesi ile tanım bulan adi ortaklıkların madde metninden de anlaşılacağı üzere beş ana unsuru vardır: Sözleşme, şahıslar, ortakların katılma payları, ortak amaç ve bu ortak amacın gerçekleştirilmesi.
16. İspat hususuna değinmek gerekirse; Davaya konu yapılan hakkın gerçekten var olup olmadığının anlaşılması, maddî hukukun o hakkın doğumunu veya sona ermesini kendisine bağladığı vakıaların doğru olup olmadığının tespit edilmesi sonucunda mümkün olur. İşte davaya konu hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir ( Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001,6. b., 2.c., s. 1966).
17. Hâkim, davada hangi çekişmeli vakıanın ispat edilmesi gerektiğini tespit ettikten sonra bu vakıaların kimin tarafından ispat edilmesi sorusu ile karşılaşır; buna da ispat yükü denir.
18. İspat yükü, hayatın olağan akışına aykırı iddia ve savunmada bulunana düşer ve yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; kendisine ispat yükü düşen taraf için bu bir yükümlülük (mükellefiyet) değil, sadece bir yüktür (külfettir). Zira taraf kendisi tarafından ispatı gereken bir vakıayı ispat edemezse, karşı taraf (ve mahkeme) onu mutlaka ispat etmesini isteyemez (yükümlülük). Bilâkis, kendisine ispat yükü düşen taraf, o vakıayı ispat edememiş sayılır; mesela, kendisine ispat yükü düşen ve fakat bunu yerine getiremeyen taraf davacı ise, davasını ispat edememiş sayılır ve dava bu sebeple reddedilir (Kuru, s.1972).
19. Konu ile ilgili genel kural 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür”.
20. Yine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) “İspat yükü” başlığını taşıyan 190. maddesinin birinci bendi:
“(1) İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir”.
hükmünü içermektedir.
21. Nitekim aynı hususlar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.04.2018 tarihli ve 2017/13-619 E., 2018/919 K. sayılı kararında belirtilmiştir.
22. Adi ortaklık sözleşmesi az yukarıda belirtildiği gibi, iki yada daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri bir sözleşme olup, adi ortaklık ilişkisi mutlaka sözleşme temeline dayanır. Adi ortaklık sözleşmesi yazılı yapılabileceği gibi sözlü de yapılabilir.
23. Her ne kadar adi ortaklık ilişkisi herhangi bir şekle bağlı değilse de, bu kural geçerlilik şekli bakımından söz konusu olup, ihtilaf çıktığında adi ortaklık sözleşmesinin varlığını ispat yükü, adi ortaklık ilişkisinin varlığını iddia edene düşer.
24. Adi ortaklıkta yazılı sözleşme, geçerlilik koşulu değil, bir ispat aracıdır. HMK’nin 200/1. (Mülga 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu (HUMK) m.288 ve 289.) maddesi gereğince; bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri 2.500TL’yi geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Sözü geçen maddenin 2.fıkrası gereğince, senetle ispatı gereken hususlarda birinci fıkradaki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati hâlinde tanık dinlenebilir. Ayrıca tarafların tamamı veya bazıları ya da biri ortaklığa katılma payı olarak bir taşınmaz mal veya motorlu taşıt aracı ya da fikri bir hak koyuyorsa, bu tür devir işlemlerinin geçerliliği de kanunda öngörülen şekilde yapılmış olmasına bağlıdır ( Eren, F.: Borçlar Hukuku Özel Hükümler, Ankara 2019, s.850).
25. Senetle ispat zorunluluğunun istisnası ise HMK’nın 203. (HUMK m.293) maddesinde düzenlenmiş olup, bu düzenlemenin a bendine göre “Altsoy ve üstsoy, kardeşler, eşler, kayınbaba, kaynana ile gelin ve damat arasındaki işlemler.” bu istisnalardan bir tanesidir.
26. Bu sözleşmeler tarafları için borç doğurucu niteliği, şahıs birliği olma yönündeki kurucu unsurundan daha ağır bastığı için borç doğuran sözleşmelerden sayılmakla birlikte, “karşılıklı borç doğuran sözleşme” olarak değerlendirilemez. Zira bu sözleşmelerde sadece ortakların katılma payı borçları arasında bir edimler birleşimi ilişkisi vardır (Yalman, M./Taylan, E.: Adi Ortaklık, Ankara 1976, s.19). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.12.1963 tarihli ve 4/26 E., 96 K. sayılı kararında da benimsendiği üzere adi ortaklıklar karşılıklı borçları kapsayan bir sözleşme olmayıp, herkesin belli bir amaca ermek için birtakım borçlar altına girdiği ve fakat bu borçların birbirinin karşılığı olarak değerlendirilemeyeceği sözleşmelerdir. Bundan dolayı ortaklıkta bir tarafın sermaye koyma borcunu yerine getirmekten kaçınması diğer tarafa yalnızca ortaklığın feshini isteme yetkisi verir.
27. Hiçbir ortaklık sonsuza dek bir birleşme değildir. Nitekim adi ortaklıklar da ortak amacın kalmaması, ortaklardan birinin ölümü, kısıtlanması, iflası veya sözleşmede belirlenen sürenin dolması suretiyle kendiliğinden sona erebileceği gibi ortakların bu yöndeki iradeleri yahut haklı nedenlere dayanan ortağın ortaklığın sona erdiğine karar verilmesi isteminin yerinde görülmesi suretiyle mahkeme kararı ile de sonlanabilir (BK m.535).
28. Adi ortaklık, sona ermesiyle birlikte tasfiye aşamasına girer. Tasfiye, ortaklar arasındaki ortaklık ilişkisinin tamamen sona erdirilmesine yönelik bir usuldür ve yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların katılımı ile yapılır. BK’nın 538. ve devamı (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 642 ve devamı) maddelerinde düzenlenen tasfiye; bütün hesapların görülüp, ortaklığın aktif ve pasif bütün mal varlığının belirlenip, ortakların birbirleri ile alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sona erdirilmesi, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır.
29. TBK’nın Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki 6101 sayılı Kanun’un 1. maddesinde; TBK’nin yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşecek tasfiyenin, TBK hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
30. Bu durumda, tasfiye işlemleri gerçekleştirilirken; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı TBK’nın 620. ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı, tasfiye işlemi TBK’nin 642. madde ve devamı hükümlerine göre gerçekleştirilmelidir.
31. BK ve TBK’nın adi ortaklığın tasfiyesine ilişkin düzenlemeleri arasında tasfiye memuru ile ilgili hükümler dışında önemli bir farklılık bulunmamaktadır. TBK’nın 642 ve devamı maddeleri hükümlerine göre adi ortaklığın tasfiyesindeki aşamalar şu şekilde gerçekleştirilecektir:
32. Birinci aşamada; (taraflarca veya anlaşamamaları hâlinde mahkemece atanacak) tasfiye memuru tarafından ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın aktif ve pasifi ile birlikte tüm mal varlığı belirlenerek hazırlanan mal varlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazlar toplanacak delillere göre değerlendirilmeli;
33. İkinci aşamada; tasfiye memuru tarafından ortaklığın mal varlığına ilişkin satış ve nakde çevirme işlemi gerçekleştirilmeli;
34. Üçüncü ve son aşamada ise; yukarıdaki işlemler sonucu oluşan değerden, tasfiye memurları tarafından öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan her birinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlenmelidir.
35. Bu aşamalardan sonra ise; tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre hâkim, tarafların hak ve yükümlülüklerini belirleyip, tasfiye işlemini sonlandırmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturmalıdır.
36. Her ne kadar BK’nın adi ortaklığın tasfiyesi ile ilgili hükümlerinde tasfiyenin tarafların rıza ve anlaşmaları ile yapılması esas tutulmuş ve tasfiyenin mahkeme eliyle gerçekleştirilmesi gerektiği yönünde bir kural öngörülmemiş ise de; esasen aralarında bir defa uyuşmazlık çıktıktan sonra alacak-borç kalemlerinin belirlenmesinde yeniden mutabakata varmaları uzak ihtimal olan ortakların da tasfiyenin uzlaşamadıkları her safhası için ayrı ayrı davalar açıp mahkeme kararı eliyle üzerlerine düşen yükümlülüklerin ifasını sağlamaya çalışmak yerine, birçok davaya yer kalmadan tek bir dava ile ortaklık mallarının satışını ve taraflar arasındaki hesap durumunu tespit etmek üzere karar verilmesini sağlamak, Kanun’un ruhuna daha uygun olacaktır (Şener, O.H.: Adi Ortaklık, Ankara 2008, s. 568).
37. Nitekim aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 04.07.2018 tarihli ve 2018/3-16 E., 2018/1315 K. sayılı kararında da yer verilmiştir.
38. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya gelindiğinde;
Taraflar arasında adi ortaklığa ilişkin yazılı bir sözleşme bulunmamakta ise de, davacı ile davalı kardeş olduklarından 6100 sayılı HMK’nın 203. maddesi gereğince tanık dinlenebileceğinden, iki taraf da bu konuda tanıklarını bildirmiş ve adi ortaklık ilişkisinin varlığını iddia eden davacı yancada taraflar arasında adi ortaklık ilişkisinin bulunduğu hem ceza dosyasında hem de yargılama sırasında dinlenen tanık beyanlarıyla ispatlanmıştır. Kaldı ki, davalının oğlu dava dışı Yunus Emre İbili de hakkında yürütülen ceza kovuşturması sırasında davacı ile davalının ortak olduklarını beyan etmiştir.
Davacı yan, ortaklık payına karşılık 250.000TL çek verildiğini ve bu çekin karşılıksız çıktığını ileri sürerek ortaklık payına karşılık 10.000TL’nin davalıdan tahsilini istediğine göre, bu talebin aynı zamanda adi ortaklığın fesih ve tasfiyesini de kapsadığının kabulünü gerektirmektedir.
Mahkemece dava konusu 250.000TL değerindeki çek de dâhil dosya kapsamındaki tüm deliller değerlendirilerek, yukarıda açıklanan 6098 sayılı TBK’nın 642 ve devamı maddeleri hükümlerine göre adi ortaklığın tasfiyesindeki üç aşama izlenmek suretiyle tarafların hak ve yükümlülükleri belirlenip, talep edilen miktarda gözetilerek hasıl olan sonuca uygun bir karar verilmelidir.
O hâlde direnme kararı açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenle bozulmalıdır.
IV. SONUÇ
Açıklanan nedenlerle;
Direnme kararının bu değişik gerekçe ve nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliği tarihinden itibaren on beş günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 16.01.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Adi Ortaklığın Tespiti ve Tasfiyesi
3. Hukuk Dairesi 2023/2457 E. , 2024/772 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2021/833 E., 2023/161 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : Eskişehir 2. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2019/277 E., 2021/287 K.
Taraflar arasındaki adi ortaklığın tespiti ile tasfiyesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; tarafların 2013 yılında evlendiklerini, davacının 2006-Eylül 2016 tarihleri arasında Akbank bünyesinde çalıştığını, 2016 yılında bankadan ayrıldığını, davalının ise 2013 yılından itibaren Herbalıfe İnternational Ticaret Limited Şirketinin bağımsız distribütörü olduğunu, davalının 2015 yılında davacıyı eş ekleme formu ile bu şirket bünyesine dahil ettiğini, bu şekilde adi ortaklık kurulduğunu, davacının 2017 Aralık ayına kadar bu şirkette aktif olarak çalıştığını, belirtilen işe davacının ablasının teşviki ile girdiklerini, daha sonra 2017 Nisan ayında davacının ablasının yanından ayrılarak tarafların kendilerine ayrı bir iş yeri kiraladıklarını, çalışmalarına oradan devam ettiklerini, 2017 Ağustos ayında davalının davacıya ayrılmak istediğini söylediğini, 2018 yılı Şubat ayında davalının eşyalarını alarak evi terk ettiğini ve sonrasında boşanma davası açtığını, işyerinden uzaklaştırıldığı 2017 yılı Aralık ayına kadar tüm masrafları davacının yaptığını, davalının iş kurma aşamasında gelirinin bulunmadığını, üyelik ücretinin müvekkilinden alındığını ileri sürerek; taraflar arasındaki adi ortaklığın tespitine, şirketten tarafların ortak ID’sine ödenen gelirlerin %50-%50 olacak şekilde paylaştırılmasına, 2017 yılı Aralık ayından itibaren hesaplanacak mahrum kalınan kar bedelinin, fazlaya ilişkin talep ve dava hakkı saklı kalmak kaydı ile alacak bedeli belirlendiği anda arttırılmak üzere şimdilik 1.000,00 TL’nin faiziyle birlikte davacıya ödenmesine, bölünmenin mümkün olmaması halinde taraflar arasındaki adi ortaklığın tasfiyesi ile davacının hissesine düşecek olan ortaklığa katılım bedelinin ve ödenmemiş kar bedelinin şimdilik 5.000,00 TL’sinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; müvekkilinin 2013 yılından itibaren dava dışı şirketin bağımsız distribütörü olarak ürünlerinin satış ve tanıtım işlemlerini gerçekleştirdiğini, işletme kurarak faaliyetine devam ettiğini, üyeliğe eş eklenmesinin yetkilendirme ve sahiplik göstergesi olmadığını, şirket nezdinde işlemlerin müvekkilinin yaptığını, davacının sözleşmeden faydalanamayacağını, taraflar arasında adi ortaklık kurulmadığını, davacının herhangi bir faaliyetinin ve masrafının bulunmadığını, davacının istihdam nedeniyle kendi işinden ayrıldığını, işyerini 24.04.2017 tarihinde açtığını, bu tarihten önce ürün alımı ve eğitim haricinde başka işletme gideri yapılmadığını, müvekkilinin kredi kartı bulunmadığı dönemde ürün alımları için davacının kartının kullanıldığını, sonrasında bizzat nakit olarak davacıya teslim ettiğini, davacının iddialarının gerçeği yansıtmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davalının 27.05.2013 tarihinde Herbalife Nutrition bağımsız distribütörü olduğu, davacının 19.12.2014 tarihinde talepleri doğrultusunda distribütörlüğe eş olarak eklendiği, davalının Herbalife Nutritionın bir çalışanı veya acentası olmadığı, davalıya dava dışı şirket tarafından ödenen tutarların davalının ya da alt ekibinin ürün siparişinde bulunmasında kaynaklandığının bildirildiği, dinlenen tanık beyanları ve toplanan delillere göre davacının evlilik birliği içinde bankada çalıştığı, 2016 yılı Eylül ayında bankadan kendi isteği ile ayrıldığı, her ne kadar bankadaki işinden ayrılması konusunda davalının davacıdan talepte bulunduğu iddia edilmiş ise de tarafların tanıklarının bu konuda çelişkili beyanda bulundukları anlaşılmakla her iki tarafın tanıklarının bu konudaki beyanlarına itibar edilmediği, davacının ürün alımında ve beslenme kulübü kurulmasında emek ve para harcadığını iddia ettiği ve buna ilişkin kredi kartı ekstrelerini dosyaya sunduğu ve ekstrelerin incelenmesinde Herbalife İnternational yazılı hesap hareketleri görülmüş ise de tarafların o tarihlerde evli oldukları değerlendirildiğinde eşlerin birbirlerine yaptıkları katkının adi ortaklık olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, ancak ödünç sözleşmesi hükümleri çerçevesinde talep edilebileceği, ürün tanıtım ve ürün satma işinin sermaye gerektirdiği kadar kişisel beceri de gerektirdiği, davacının somut bir delil çerçevesinde iddiasını ispatlayamadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili; taraflar arasında ödünç sözleşmesi değil adi ortaklık bulunduğunu, müvekkilinin işyerinden uzaklaştırıldığı 2017 Aralık ayına kadar bir kısmı kredi kartı ve bir kısmı nakit olmak üzere 150.000,00 TL harcama yaptığını, davalının her hangi bir gelirinin bulunmadığını, şirket faaliyet kurallarına göre eşlerin farklı üyeliklere sahip olmasının mümkün olmadığını, eş ekleme formuyla şirketi temsile yetkili hale geldiğini, üyelik ücretinin kredi kartından kesildiğini, müvekkilinin yaptığı masrafların kendisine ödenmediğini, evlilik birliğinde ödünç sözleşmesi yapılmasının hayatın olağan akışına aykırı olacağını, aynı ID üzerinde müvekkilinin isminin de yer aldığını, dinlenen tanık beyanlarında adi ortaklığın ifade edildiğini, tasfiyenin yapılması ve bilirkişi raporu alınması gerektiğini ileri sürerek; kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; İlk Derece Mahkemesi kararında isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; istinaf sebeplerini tekrar ederek, kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, adi ortaklığın tespiti ile tasfiyesi istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6 ncı maddesi,
2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) ”ispat yükü” başlıklı 190 ıncı ve “senetle ispat zorunluluğunun istisnaları” başlıklı 203 üncü maddesi,
3. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 620 ve devamı maddeleri.
3. Değerlendirme
1. 6098 sayılı Kanun’un 620 nci maddesinin birinci fıkrasına göre; adi ortaklık sözleşmesi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir.
2. Adi ortaklık sözleşmelerinde “şekil serbestisi” ilkesi uygulanmakta olup, ortaklık ilişkisinin sözlü olarak da kurulabilmesi mümkündür. Adi ortaklık sözleşmesinde şekil, ispat açısından önem arz etmektedir.
3. Taraflar arasında ortaklık ilişkisinin varlığına dair ihtilaf çıktığında, ispat yükü, ortaklık ilişkisinin varlığını iddia edene düşer.
4. Adi ortaklık ilişkisi, 6098 sayılı Kanun’un 620 nci maddesinde de tanımlandığı gibi sözleşme temeline dayanmakta olup, aynı zamanda bir hukuki işlemdir. Bu nedenle, 6100 sayılı Kanun’un 200 üncü maddesinde düzenlenen parasal sınırın üzerindeki ortaklık ilişkisinin varlığının ispatında, kural olarak, senetle ispat zorunluluğu geçerlidir.
5. Aynı Kanun’un 203 üncü maddesinde ise, senetle ispat zorunluluğunun istisnaları sayma yöntemiyle belirlenmiştir. Bunlardan biri de altsoy ve üstsoy, kardeşler, eşler, kayınbaba, kaynana ile gelin ve damat arasındaki işlemler olup, bu kişiler arasındaki işlemler miktar ve değerine bakılmaksızın tanıkla ispat edilebilir.
6. Adi ortaklıkta ise müşterek amaç iktisadi bir amaçtır veya daha dar anlamda kazanç paylaşma amacıdır. İktisadi amaç ve kazanç paylaşma dışında diğer amaçlarla adi ortaklık kurulması olanaklı değildir (Şener, Oruç Hami, Adi Ortaklık, Ankara: Yetkin Yayıncılık, 2008, s. 103-104). Somut uyuşmalıkta ise; taraflar arasında dava dışı şirketin bağımsız distribütörlüğüne ilişkin adi ortaklık bulunduğu iddia edilmiştir. Her ne kadar adi ortaklığa ilişkin yazılı bir sözleşme mevcut değilse de, eş olan taraflar arasındaki adi ortaklık ilişkisi tanık delili ile ispatlanabilir.
7. İlk Derece Mahkemesince dinlenen tanık beyanları incelendiğinde; davacı tanığı İbrahim A; “ben …ve …’i 3 yıldır tanıyorum, firmada kariyerler aşama aşama olup her bir kariyerin aldığı prim farklıdır, 2 yıl önce …ve …’in 7000-8000 TL aylık bu işten kazançları olduğunu biliyorum, bu kazanç ID’ye kimin hesap numarası verildi ise o hesaba yatıyor, davacı ve davalı kimin hesap numarasını verdiyse bilgi sahibi değilim ancak ben…’un firmanın şubesine düzenli olarak geldiğini, ürünlerini sattığını biliyorum bu hususlara şahidim”, davacı tanığı …; “…bey ile yeni açılacak şubenin tüm hazırlıklarını dizaynını birlikte yaptık, bu hazırlık dizayn tüm masrafları …bey karşıladı, birlikte gidip alıyorduk bizzat şahidim, şube açılışında ne kadar masraf yapıldığı konusunda tam bir bilgim yok, şube açılışından sonra aylık kazandıkları miktarın ne olduğu konusunda bilgi sahibi değilim”, davacı tanığı…; “…’in üyeliği için şirkete 100-150TL ben ödeme yaptım, satın alınan ürüne bağlı olarak sistem sizi yukarı taşıyor, …ilk başta …’in aldığı tüm ürünlerin bedelini karşıladı, daha sonra benim oluşturduğum mekanda birlikte çalıştık, kendisine yol açtım. … şirket işlerine kendi başına yetişemediğinden…’un kendisine destek olmasını istiyordu, 2016 yılında …bankadaki işinden ayrıldı, …da benim kulübümde başladı, üyelik …’in üzerindeydi, şirket tarafından yapılan tüm ödemeler ve işlemler …’in hesabına yapılıyordu”, davalı tanığı …; “Davalıyı çocukluk arkadaşım olması nedeniyle uzun yıllardır tanıyorum, ben de Herbalife şirketinde bağımsız distribütörüm, 2016 yılından beri çalışıyorum, benim şirkete katılmama … vesile oldu, şirket üyeliğimi … yaptı, ben sisteme dahil olduğum tarihte …Akbank şubesinde çalışıyordu, ancak şubenin kapanacak olması nedeniyle ya…’un İstanbul’daki şubeye nakil olacağını, ya da tazminatını verip işten çıkaracaklarını … bana anlatmıştı, …da tazminatını alıp işten ayrılmayı tercih etti, … ile …2017 Şubat ayında Herbalife’da birlikte çalışmaya başladılar, bir beslenme merkezi açtılar, bir yer kiraladılar, Faruk’da kulübe gidip geliyordu,” şeklinde uyuşmazlığı ifade ettikleri görülmektedir.
8. Yapılan bu açıklamalar ışığında tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde; eş olan taraflar arasında müşterek amaç birliğini taşıyan adi ortaklığın kurulduğu anlaşılmaktadır.
9. Adi ortaklığın sona ermesi ile birlikte ortaklık tasfiye aşamasına girer. Ortaklar arasındaki hukuki bağ, tasfiye tamamlanmadan ortadan kalkmış kabul edilemez. Tasfiye, ortaklar arasındaki ortaklık ilişkisinin tamamen sona erdirilmesine yönelik kanuni bir usuldür. Tasfiye ile artık ortaklık mal varlığı para haline dönüştürülecek, borçlar ödenecek, katılım payları ortaklara iade edilecek ve geri kalan meblağ ortaklar arasında kar ve zararın paylaşılması esasına göre dağıtılacaktır.
10. Adi ortaklığın tasfiyesi ya tarafların anlaşması suretiyle ya da bizzat mahkemece yapılır. Taraflar tasfiye konusunda anlaşmadığı takdirde ortaklığın tasfiyesinin mahkemece 6098 sayılı Kanun’un 642 vd. madde hükümlerine uygun olarak yapılması gerekir.
11. Hal böyle olunca, İlk Derece Mahkemesince; davacının adi ortaklığın varlığını ispat ettiği ve talebinin adi ortaklığın tasfiyesi talebine ilişkin olduğu dikkate alınarak, tasfiye hükümlerinin uygulanması suretiyle tasfiye işlemine dair sonuç bilanço alınıp, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
1.Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesi birinci fıkrası uyarınca ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. İlk Derece Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi uyarınca davacı yararına BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde temyiz edene iadesine,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
22.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2023/2130 E. , 2024/254 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/65 E., 2022/2308 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : Kocaeli 1. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2020/144 E., 2021/541 K.
Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin, davalı kardeşleri ile adi ortaklık şeklinde 2005 ve 2015 yılları arasında kat karşılığı inşaat ve dekorasyon işleri yaptığını, davalı … üzerinden yürütülen ortaklıkta birlikte çalışılan işlere ilişkin sigortalı olarak kaydının bulunduğunu, davalı …’in 2011 yılında diğer davalı limited şirketi kurduğunu ve söz konusu şirketin adi ortaklıktan elde edilen gelirle kurulduğunu, davalıların adi ortaklıktan kaynaklanan payının ödeneceğine dair müvekkilini oyaladıklarını, adi ortaklıktan ve devamında davalı şirket üzerinden hak ediş ve ortaklık payını alamadığını, yapılan işlerden dolayı taşınmazlar ve araçlar edinildiğini ileri sürerek; 2007 yılı ile 2015 yılı Aralık ayı içerisinde müşterek yürütülen inşaat, diğer ticari iş kazanç ve ortaklıkla ile ilgili olarak, gerek adi ortaklık halinde gerekse…şirketi üzerinden (………) yürütülen inşaat ve ticari faaliyetler nedeni ile her türlü ortaklık payı, kar payı, müvekkilinin emek ve sermayesi ile yapmış olduğu çalışmalar ve ortaklığından doğan her nevi alacak için şimdilik 1.000,00 TL’nin ortaklığın sona erdiği 15.12.2015 tarihinden itibaren ticari avans faizi ile birlikte davalılardan tahsilini talep etmiştir
II. CEVAP
Davalılar vekili; davacının iddialarının doğru olmadığını, müvekkilleri ile davacı arasında adi ortaklık bulunmadığını, davacının inşaat işçisi olarak yevmiye karşılığı davalıların yanında çalıştığını ve karşılığının ödendiğini, 2015 yılından sonra davacının başka işlerde çalıştığını, 2017 yılında kurduğu şirketi ise yürütemediğini, ispata yönelik delilinin olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; tarafların kardeş oldukları, sigorta kayıtları üzerinde yapılan incelemede davacının… Yapı İnşaat Malzemeleri Taahhüt Gıda Nakliyat Şirketi ve davalı şirkette sigortalı olarak çalıştığı, sigorta giriş bildirgelerinde işveren olarak yer almadığı, bazı dönemlerde de başka iş yerlerinde çalıştığı, şirket kayıtlarında ortak ya da yönetici olduğuna dair bilginin bulunmadığı, davacı tanıklarının yeminli anlatımlarında tam bilgiye sahip bulunmadıkları, banka kayıtlarında taraflar arasındaki para transferlerini açıklayıcı ve ortaklığı gösterir mahiyette transfer olduğuna dair delil olmadığı, davacının iddiasını kanıtlayamadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili; müvekkilinin davalılarla adi ortaklık şeklinde hareket ettiğini, üzerine düşen yükümlülüklerini yerine getirdiğini, sermaye ve emeğinin karşılığının ödenmediğini, bilirkişi raporuna itirazlarının değerlendirilmediğini, davalı tarafın ticari defterlerinin usulüne uygun tutulmadığının anlaşıldığını, dosyaya sunulan SGK, vergi, banka hesap, tapu, araç ve ticari sicil kayıtlarının incelenmediğini, sadece ticari defterlere göre karar verildiğini, tanık beyanlarının dikkate alınmadığını, ücret karşılığı çalıştığına dair sigorta kayıtları dışında bilgi bulunmadığını, davalı …’in şirket kaydı ve müvekkilinin SGK kayıtlarının örtüştüğünü, müvekkiline ödeme yapılmadığını, davalı tanıklarının menfaat ortaklığı olduğunu, beyanlarına itibar edilemeyeceğini ileri sürerek; kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacının yazılı delil sunmadığı, SGK kayıtlarında ve tanık beyanlarından davacının davalıların işçisi olarak çalıştığının anlaşıldığı, bir kısım tanık beyanlarında davacının inşaatların sıva işlerinde kendi ekibi ile çalıştığı ve kendi işçi ekibine emir ve talimat verdiği belirtilmiş ise de esasen davacının bu çalışma şeklinin adi ortak olarak değil ancak usta başı, formen gibi bir konumda çalıştığını gösterdiği, davacının adi ortaklığı ispat edemediği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili; istinaf sebepleri tekrarla, ceza davasında davalıların adi ortak olarak iş yaptıklarını beyan ettiklerini ileri sürerek; kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, adi ortaklığın tespiti ile tasfiyesi istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 620 ve devamı maddeleri.
2. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6 ncı maddesi,
3. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 190 ıncı maddesinin birinci fıkrası,
3. Değerlendirme
1. Somut uyuşmazlıkta; taraflar arasında adi ortaklık bulunduğunun iddia edilmiştir. Ortaklık ilişkisinin taraflar arasında sözleşme temeline dayalı teşkil edilmesi, her sözleşme de olduğu gibi icap ve kabulün olması, ayrıca esaslı noktalarda anlaşılması (Adi Ortaklık Doç. Dr. …………..,sf. 8-10) gerekmektedir.
2. Dosyadaki bilgi ve belgelerden; her ne kadar adi ortaklığa ilişkin yazılı bir sözleşme mevcut değilse de, kardeş olan taraflar arasındaki adi ortaklık ilişkisinin tanık delili ile ispatlanabileceği, ancak tanık beyanlarında adi ortaklığın kurulduğuna dair yeterli beyan bulunmadığı, sigorta kayıtlarına göre davacının işçi olarak çalıştığı görülmekle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
18.01.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2020/1900 E. , 2020/7470 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki adi ortaklığın tespiti ve tasfiyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda; davanın reddine yönelik olarak verilen hüküm, davacı vekili tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmekle; duruşma günü olarak belirlenen 08/12/2020 tarihinde davacı asil ve vekili Av. … ile davalılardan … ve …Dayanıklı Tüketim Malları İnş. Tur. Tekstil San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili Av. … geldi. Açık duruşmaya başlandı ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00’e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı; kardeş olan davalıların, diğer davalı şirketin ortakları olduğunu, inşaat teknikeri olup, aynı zamanda davalılardan …’in kayınpederi olması nedeniyle, bir süre davalılarla ortak olarak termal otel işletmeciliği faaliyeti yürüttüklerini, işletme faaliyetlerine aktif olarak katıldığını, ortaklığa toplam 105.000 Euro nakit sermaye koyduğunu, taşınmazlarının bir kısmını ortaklık borcu için ipotek verdiğini, 2007 yılında davalı …’in isteği üzerine adi ortaklıktan ayrıldığını, bu tarihten itibaren ortaklık işlerinin davalı … tarafından yürütüldüğünü; davalılar tarafından davalı şirketten kendisine % 25 pay verileceği ve adi ortaklık adına satın alınan taşınmaz bedelinin % 5‘inin de nakit olarak ödeneceği taahhüt edilmesine rağmen, bugüne kadar davalıların edimlerini yerine getirmediklerini ileri sürerek; adi ortaklığın tespiti ve tasfiyesi ile kar payının tahsilini talep etmiştir.
Davalı şirket ve …; davacının, bir süre davalı şirket temsilcisi ve müdürü olarak görev yaptığını, iddialarının gerçeği yansıtmadığını, taraflar arasında adi ortaklık ilişkisinin bulunmadığını savunarak; davanın reddini istemiştir.
Davalı …; davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece; ispatlanamayan davanın reddine dair verilen karar, davacı tarafın temyizi üzerine, Dairece verilen 23/09/2014 tarihli ve 2014/7254 E. 2014/12278 K. sayılı kararla; “…Somut olayda; davacı, koymuş olduğu sermayenin ispatı için davalılardan …’in el yazısı ile 20 Ocak 2005 tarihli ajanda sayfası üzerine yazmış olduğunu ileri sürdüğü ‘… den Alınan Otel için sarf edilen alacağı’ başlıklı belgeye delil olarak dayanmış ancak mahkemece bu belge üzerinde bir inceleme yapılmamıştır.
Bu durumda, mahkemece; öncelikle bu belge aslının davacı tarafça mahkemeye sunulmasının sağlanması, sözü edilen yazıların davalı …’e ait olup olmadığının saptanmasına yönelik olarak HMK’nın 171. maddesi gereğince davalıya “isticvap” davetiyesi çıkarılması, davalı tarafından davete uyulması ancak yazının kabul edilmemesi halinde belgedeki yazının kendisine oturarak ve ayakta yazdırılması, ayrıca resmi kurum ve kuruluşlardan davalı …’in el yazısının bulunduğu belgeler saptanıp getirtilerek uzman bilirkişi kurulundan delil olarak dayanılan belgedeki yazıların davalıya ait olup olmadığı yönünde taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınması, daha sonra toplanan deliller ile birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır…”gerekçesiyle bozulmuştur.
Mahkemece; iddia edilen adi ortaklık ilişkisinin varlığının sadece tanık beyanları ile ispat edilemeyeceği, delil olarak dayanılan ajanda belgesi içeriğinin de ispata elverişli bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine dair verilen karar, davacı tarafın temyizi üzerine, Dairece verilen 27/03/2018 tarihli ve 2016/10535 E. 2018/3022 K. sayılı kararla, “…Somut olayda; davacı, davalı taraf ile adi ortaklık sözleşmesi yaptıklarını yasal delillerle ispatlayamamıştır. Bu durumda, davacı tarafın, iddiasını ispat zımmında, ‘yemin delili’ kalmaktadır ki, dosyanın incelenmesinden, davacının dava dilekçesinde ‘sair delil’ deliline dayandığı anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca mahkemece, dava tarihi itibariyle 1086 sayılı HUMK’nın yürürlükte bulunduğu nazara alınarak, davacıya savunmasını ispat zımmında davalı tarafa yemin yöneltme hakkı hatırlatılarak hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken, değinilen bu yön göz ardı edilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır…” gerekçesiyle bozulmuştur.
Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama neticesinde; davalılar arasında maddi anlamda mecburi dava arkadaşlığının bulunduğu, HMK’nın 60. maddesi uyarınca, duruşmaya gelmiş olan dava arkadaşlarının yapmış oldukları usul işlemlerinin, usulüne uygun olarak davet edildiği halde duruşmaya gelmemiş olan dava arkadaşları bakımından da hüküm ifade edeceği, bir başka ifade ile duruşmaya gelmeyen tarafın diğer dava arkadaşlarının yapmış oldukları usul işlemlerini kabul etmiş sayılacağı; ihtaratlı yemin davetiyesi ile duruşmaya çağrılan davalı …’in duruşmaya gelmediği, buna rağmen zorunlu dava arkadaşı olan diğer davalıların duruşmaya katılarak usulünce yemini eda ettikleri, eda edilen yeminin davalı … hakkında da hüküm ve sonuç doğuracağı, bu sebeplerle davanın kesin ve yeterli delillerle ispat edilemediği gerekçesiyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yemin, taraflardan birinin davanın çözümünü ilgilendiren bir olayın doğru olup olmadığı konusunu, kanunda belirtilen usule uyarak, mahkeme önünde, kutsal sayılan değerlerle teyit eden ve kesin delil vasfı yüklenmiş sözlü açıklamalardır( 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı YİBK ).
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Yemine davet” başlıklı 228. maddesi; “Yemin teklif edilen kimse, duruşmada bizzat hazır bulunmadığı takdirde, kendisine yemin için bir davetiye çıkarılır.
Yemin davetiyesine, yemine konu hususlar hakkında sorulacak sorular ile geçerli bir özrü olmaksızın yemin için tayin olunan gün ve saatte mahkemeye bizzat gelmediği veya gelip de yemini iade etmediği yahut yemini eda etmekten kaçındığı takdirde, yemin konusu vakıaları ikrar etmiş sayılacağı yazılır.”;
“Yemin etmemenin sonuçları” başlıklı 229. maddesinin 1. fıkrası; “Yemin için davet edilen kimse , tayin edilen gün ve saatte mahkemede geçerli bir özrü olmaksızın bizzat hazır bulunmaz yahut hazır bulunup da yemini iade etmez ya da yemini eda etmekten kaçınırsa yemin konusu vakıaları ikrar etmiş sayılır.” şeklinde düzenlenmiştir.
Öte yandan; adi ortaklık, emeklerini veya araçlarını herhangi bir müşterek amaç doğrultusunda birleştirerek, bu amaca ulaşma konusunda birlikte çaba göstermeyi sözleşmeyle birbirlerine karşı yükümlenen kişilerce oluşturulan, tüzel kişiliği bulunmayan bir kişi topluluğudur (Barlas, N.: Adi Ortaklık Temeline Dayalı Sözleşme İlişkileri, İstanbul 2016, s.18).
Diğer taraftan, mahkemeninde kabulünde olduğu gibi Adi şirket ortakları arasında maddi anlamda mecburi dava arkadaşlığı bulunmaktadır.
Maddi bakımdan mecburi dava arkadaşlığında, ihtiyari dava arkadaşlığının aksine görülmekte olan tek bir dava vardır. Dolayısıyla dava arkadaşları birbirinden bağımsız hareket edemez. Buna göre; mecburi dava arkadaşlarının hep birlikte yemin teklif etmesi gerektiği gibi, mecburi dava arkadaşlarının hepsine karşı birlikte yemin teklif edilebilir; birine (veya birkaçına) karşı yemin teklif edilemez. Yeminin mecburi dava arkadaşlarının hepsi tarafından eda edilmesi gerekir; birinin (veya birkaçının) ettiği yemin ile yemin eda edilmiş sayılmaz; yani bütün mecburi dava arkadaşları yeminden kaçınmış sayılır. (Kuru Baki, 1998, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, s.462 )
Somut olayda; davacı, davalılar ile aralarında termal otel işletmeciliğine dair adi ortaklık ilişkisinin kurulduğunu iddia etmiş, davalılar ise savunmalarında ortaklığın varlığını inkar etmişlerdir. İddiasını ispatla yükümlü olan davacı, zorunlu dava arkadaşı olan davalılara yemin teklifinde bulunmuş olup, ihtaratlı yemin davetiyesi ile duruşmaya çağrılan …’in yemini eda etmek üzere duruşmada hazır bulunmadığı, diğer davalılar tarafından yeminin eda edildiği görülmüştür.
Bu durumda; mecburi dava arkadaşlarından birinin veya birkaçının ettiği yemin ile yemin eda edilmiş sayılamayacağı, diğer bir anlatımla bütün mecburi dava arkadaşlarının yeminden kaçınmış sayılacaklarından, taraflar arasında adi ortaklığın varlığı ispat edilmiş olup, davacı, eldeki dava ile adi ortaklığın tasfiyesini talep etmiştir.
Davacı tarafça adi ortaklığın varlığı ispat edildiğine göre, mahkemece yapılacak iş; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümlerini dikkate almak ve aynı Kanun’un 642 ve devamı maddelerindeki tasfiye hükümlerini taraflar arasındaki termal otel işletmeciliğine dair adi ortaklığa uygulamak olmalıdır. Zira, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 1. maddesi; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten
önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Ancak, Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir.” hükmünü içermektedir.
Tasfiye usulünü düzenleyen Türk Borçlar Kanunu’nun 644. maddesine göre; “Ortaklığın sona ermesi hâlinde tasfiye, yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların elbirliğiyle yapılır. Ancak, ortaklık sözleşmesinde, ortaklardan biri tarafından kendi adına ve ortaklık hesabına belirli bazı işlemlerin yapılması öngörülmüşse, bu ortak, ortaklığın sona ermesinden sonra da o işlemleri tek başına yapmak ve diğerlerine hesap vermekle yükümlüdür.
Ortaklar, tasfiye işlerini yürütmek üzere tasfiye görevlisi atayabilirler. Bu konuda anlaşamamaları hâlinde, ortaklardan her biri, tasfiye görevlisinin hâkim tarafından atanması isteminde bulunabilir.
Tasfiye görevlisine ödenecek ücret, sözleşmede buna ilişkin bir hüküm veya ortaklarca oybirliğiyle verilmiş bir karar yoksa tasfiyenin gerektirdiği emek ile ortaklık malvarlığının geliri göz önünde tutularak hâkim tarafından belirlenir ve ortaklık malvarlığından, buna imkân bulunamazsa, ortaklardan müteselsilen karşılanır.
Tasfiye usulüne veya tasfiye sonucunda her bir ortağa dağıtılacak paya ilişkin olarak doğabilecek uyuşmazlıklar, ilgililerin istemi üzerine hâkim tarafından çözüme bağlanır.”.
Aynı Yasanın “Kazanç ve zararın paylaşımı” başlıklı 643. maddesinde ise; ” Ortaklığın borçları ödendikten ve ortaklardan her birinin ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve koymuş olduğu katılım payı geri verildikten sonra bir şey artarsa, bu kazanç, ortaklar arasında paylaşılır.
Ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse, zarar ortaklar arasında paylaşılır.” hükmü yer almaktadır.
Katılım payı olarak bir şeyin mülkiyetini koyan ortak, ortaklığın sona ermesi üzerine yapılacak tasfiye sonucunda, o şeyi olduğu gibi geri alamaz; ancak koyduğu katılım payına ne değer biçilmişse, o değeri isteyebilir. Bu değer belirlenmemişse, geri alma, o şeyin katılım payı olarak konduğu zamandaki değeri üzerinden yapılır( TBK md 642)
Keza, aynı yasanın “Kazanç ve zarara katılma başlıklı” 623. maddesi de; “Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, her ortağın kazanç ve zarardaki payı, katılım payının değerine ve niteliğine bakılmaksızın eşittir.
Sözleşmede ortakların kazanç veya zarara katılım paylarından biri belirlenmişse bu belirleme, diğerindeki payı da ifade eder.
Bir ortağın zarara katılmaksızın yalnız kazanca katılacağına ilişkin anlaşma, ancak katılma payı olarak yalnızca emeğini koymuş olan ortak için geçerlidir.” hükmünü ihtiva etmektedir.
Bu aşamada mahkemece; yukarıdaki yasa hükümlerine göre, öncelikle (yazılı bir ortaklık sözleşmesi bulunmadığından) tarafların anlaşarak tasfiye memuru belirlemeleri istenmeli; tarafların bu konuda anlaşamamaları halinde ise tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru resen atanmalıdır.
Bundan sonra ise, tasfiye işlemleri; hakim tarafından öngörülecek üçer aylık (uyuşmazlığın mahiyetine göre süreler uzatılıp kısaltılabilir) dönemlerde tasfiye memuru tarafından 3 aşamada gerçekleştirilmelidir.
Birinci aşamada; ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın tüm malvarlığı (aktif ve pasifi ile birlikte) belirlenmeli, yönetici ve idareci ortaktan ortaklık hesabını gösterir hesap istenmeli, verilen hesapta uyuşmazlık çıktığı takdirde, taraflardan delilleri sorularak toplanmalı, tasfiye memurunun belirlediği malvarlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazları da karşılanıp, toplanacak delillere göre değerlendirilmelidir.
İkinci aşamada; ortaklığın malvarlığına ilişkin satış ve nakde çevirme işlemi (TMK’nun 634. vd. maddelerinde düzenlenen resmi tasfiye işlemi kıyasen uygulanmak suretiyle) gerçekleştirilmeli, şayet bu mallar mevcut değilse, değerleri bilirkişi marifetiyle saptanmalıdır.
Üçüncü ve son aşamada ise; yukarıdaki işlemler sonucu oluşan değerden, öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan her birinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya(ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse) zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlenmelidir.
Bu aşamalardan sonra ise; tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre hakim, (HMK’nın 297.maddesi uyarınca) tarafların hak ve yükümlülüklerini saptayıp, tasfiye işlemini sonlandırmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturmalıdır.
Bütün bu açıklamalar ışığında, mahkemece; davacının, davalı şirket ve bu şirketin ortakları olan diğer davalılar ile termal otel işletilmesi için kurulan adi ortaklığın varlığını kesin delillerden olan yemin delili ile ispat ettiği gözetilerek, adi ortaklığın tasfiyesinin yukarıda açıklanan ve maddeler halinde belirtilen sıra ve yöntem izlenerek yapılması gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, 3.050 TL Yargıtay duruşması vekalet ücretinin davalılardan alınıp davacıya verilmesine,
peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nın geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nın 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08/12/2010 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2014/12312 E. , 2014/15720 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : KARACABEY 1.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 22/01/2014
NUMARASI : 2010/727-2014/44
Taraflar arasında görülen adi ortaklığın tespiti ve tasfiyesi ile manevi tazminat davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Hükmün temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması davacı vekili tarafından istenilmekle; taraflara yapılan tebligat üzerine duruşma için tayin olunan günde taraflar ve vekilleri gelmediler. Evrak üzerinde inceleme yapılarak işin karara bağlanması için saat 14.00’e bırakılması uygun görüldü.
Belli saatte dosyadaki bütün kâğıtlar okunarak, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı vekili dilekçesinde; müvekkilinin, kardeşi olan davalı ile birlikte 30 yıldır ortak çiftçilik yaptığını, kazançlarını birarada bulunduran tarafların ortak taşınmaz edindikleri gibi bazen de gelir gider hesabı yaparak kazancı paylaştıklarını ve kendi adlarına taşınmaz edindiklerini, tarafların 2001 yılında Karacabey ilçesi C.. mahallesinde ortak edindikleri arazi üzerinde hayvancılık yapmaya başladıklarını, ilk etapta 180 adet koyun alındığını, zamanla koyunların çoğaldığını, bir kısmının kurbanda satıldığını, çevrede de bilindiği üzere müvekkilinin işçi, davalının ise patron durumunda olduğunu, müvekkilinin fabrikada çalıştığı dönemde dahi gerek tarlalarda ve gerekse de hayvancılıkta eşi ve çocukları ile birlikte çalıştığını, davalının ise 3 kez evlilik yapmasına rağmen eşlerini hiç çalıştırmadığını, 2010 yılında davalının müvekkilini hayvan ağılına sokmamaya başladığını, bu tarihte hayvan ağılında 400 adet koyun bulunduğunu, davalının bununla da yetinmeyerek 2008 yılında müşterek aldıkları … .. plakalı ve …. plakalı traktörleri kendi adına kaydettirdiğini ileri sürerek; 200 adet koyunun müvekkiline teslimi ile 2 adet traktörün 1/2 sinin müvekkili adına tesciline, aynen iadenin ve tescilin mümkün olmaması halinde ise fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 200 adet koyun bedeli olarak 100.000 TL nin ve 2 adet adet traktör için müvekkilinin hissesine düşen 17.500 TL nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde; iddia edildiği gibi taraflar arasında ortaklık anlaşması olmadığını, tarafların sadece tarla ekip biçme işinde birlikte çalıştıklarını, 20 yıldır anne ve babalarından kalan tarlaları ekip biçen tarafların masrafta ve karda ortak olarak hareket ettiklerini, elde ettikleri kazançları ise paylaşan tarafların, bazende müştereken taşınmaz ve araç edindiklerini; davacının talep ettiği 2 adet traktörün ise, müvekkilinin kendi kazancı ile satın aldığını, aksi durumda trafik kaydının müşterek olacağını; ayrıca, hayvan yetiştiriciliği işinin ise müvekkili tarafından yürütüldüğünü savunarak; davanın reddini dilemiş, karşı dava dilekçesinde ise; davacının olayla ilgisi olmadığı halde müvekkilinin 3 kez evlendiğini belirtermek suretiyle kişilik haklarına saldırdığını ileri sürerek, 15.000 TL manevi tazminatın davacıdan tahsilini talep etmiştir.
Mahkemece, asıl davada; taraflar arasında ziraat ortaklığının bulunduğunun sabit olduğu, bu nedenle davaya konu edilen ….. plakalı traktörün de ortaklık malı olduğu; ancak, bu aracın satılmış olması nedeniyle davacının bedelini talep edebileceği; hayvancılık ortaklığı yönünden, davacı tarafça bildirilen tanık beyanlarının birbiriyle çeliştiği, buna göre davacının çalışmalarının yardım mahiyetini aşmadığı, karşı davada ise; dava dilekçesinde geçen ifadelerin iddia mahiyetini aşmadığı, buna göre kişilik haklarının zedelendiği iddiasının yerinde olmadığı gerekçesiyle asıl davanın kısmen kabulüne, karşı davanın ise reddine karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı-karşı davacının tüm, davacı-karşı davalının ise sair temyiz itirazları yerinde değildir.
.Ancak, dava, kardeş olan taraflar arasındaki adi ortaklık iddiasına dayanan hayvancılık ortaklığının tasfiyesi istemine ilişkindir. Davalı, dava konusu hayvancılık işine davacı kardeşinin ortak olmadığını savunmuş, böylece adi ortaklığı kabul etmemiştir. Bu durumda, taraflar kardeş olduğundan tanık dinlenmesi usule uygundur (HMK. md. 203/1-a). Ne var ki, davaya konu edilen traktör yönünden tanık beyanlarına değer verildiği halde, hayvancılık ortaklığı yönünden tanık beyanlarının değerlendirilmesinde hataya düşüldüğü görülmüştür. Dinlenen tanıklar, özellikle Ö.. B.., A.. T.., E.. D.. ve R.. D.., tarafların üzerinde ağıl olan taşınmazı birlikte satın aldıklarını, sonrasında bu yerde satın aldıkları koyunları yetiştirdiklerini, davacının hayvanların bakım ve güdülmesi işlerini; davalının ise; hayvanların alım ve satımı işlerini yürüttüğünü beyan etmişlerdir. Diğer taraftan, davaya konu hayvancılık işinin yürütüldüğü taşınmazın taraflarca müşterek olarak alınmış olduğu da celbedilen tapu kaydı ile sabittir. Bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; tarafların, hayvancılık işini adi ortaklık olarak yürüttükleri anlaşılmaktadır.
O halde mahkemece; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı ve 642. vd. maddelerindeki tasfiye hükümlerinin somut olaya uygulanması gerekmektedir. Zira, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 1.maddesine göre; Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır.
Ancak, Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir.
Tasfiye usulünü düzenleyen Türk Borçlar Kanununun 644.maddesine göre; “Ortaklığın sona ermesi hâlinde tasfiye, yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların elbirliğiyle yapılır. Ancak, ortaklık sözleşmesinde, ortaklardan biri tarafından kendi adına ve ortaklık hesabına belirli bazı işlemlerin yapılması öngörülmüşse, bu ortak, ortaklığın sona ermesinden sonra da o işlemleri tek başına yapmak ve diğerlerine hesap vermekle yükümlüdür.
Ortaklar, tasfiye işlerini yürütmek üzere tasfiye görevlisi atayabilirler. Bu konuda anlaşamamaları hâlinde, ortaklardan her biri, tasfiye görevlisinin hâkim tarafından atanması isteminde bulunabilir.
Tasfiye görevlisine ödenecek ücret, sözleşmede buna ilişkin bir hüküm veya ortaklarca oybirliğiyle verilmiş bir karar yoksa tasfiyenin gerektirdiği emek ile ortaklık malvarlığının geliri göz önünde tutularak hâkim tarafından belirlenir ve ortaklık malvarlığından, buna imkân bulunamazsa, ortaklardan müteselsilen karşılanır.
Tasfiye usulüne veya tasfiye sonucunda her bir ortağa dağıtılacak paya ilişkin olarak doğabilecek uyuşmazlıklar, ilgililerin istemi üzerine hâkim tarafından çözüme bağlanır.”.
Aynı yasanın kazanç ve zararın paylaşımı başlıklı 643. maddesinde ise ” Ortaklığın borçları ödendikten ve ortaklardan her birinin ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve koymuş olduğu katılım payı geri verildikten sonra bir şey artarsa, bu kazanç, ortaklar arasında paylaşılır.
Ortaklığı, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse, zarar ortaklar arasında paylaşılır.” hükmü yer almaktadır. Katılım payı olarak bir şeyin mülkiyetini koyan ortak, ortaklığın sona ermesi üzerine yapılacak tasfiye sonucunda, o şeyi olduğu gibi geri alamaz; ancak koyduğu katılım payına ne değer biçilmişse, o değeri isteyebilir. Bu değer belirlenmemişse, geri alma, o şeyin katılım payı olarak konduğu zamandaki değeri üzerinden yapılır.( TBK’ nun 642. md.)
Keza, aynı yasanın kazanç ve zarara katılma başlıklı 623. maddesine göre de; “Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, her ortağın kazanç ve zarardaki payı, katılım payının değerine ve niteliğine bakılmaksızın eşittir.
Sözleşmede ortakların kazanç veya zarara katılım paylarından biri belirlenmişse bu belirleme, diğerindeki payı da ifade eder.
Bir ortağın zarara katılmaksızın yalnız kazanca katılacağına ilişkin anlaşma, ancak katılma payı olarak yalnızca emeğini koymuş olan ortak için geçerlidir.” hükmünü ihtiva etmektedir.
Mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki yasa hükümlerine göre, öncelikle, yazılı bir sözleşme bulunmadığından ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hakim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır.
Bundan sonra ise, tasfiye işlemleri; hakim tarafından öngörülecek üçer aylık (uyuşmazlığın mahiyetine göre süreler uzatılıp kısaltılabilir) dönemlerde tasfiye memuru tarafından 3 aşamada gerçekleştirilmelidir.
Birinci aşamada; ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın tüm malvarlığı (aktif ve pasifi ile birlikte) belirlenmeli, yönetici ve idareci ortaktan ortaklık hesabını gösterir hesap istenmeli, verilen hesapta uyuşmazlık çıktığı takdirde, taraflardan delilleri sorularak toplanmalı, tasfiye memurunun belirlediği malvarlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazları da karşılanıp, toplanacak delillere göre değerlendirilmelidir.
İkinci aşamada; ortaklığın malvarlığına ilişkin satış ve nakte çevirme işlemi (TMK’nun 634. vd. maddelerinde düzenlenen resmi tasfiye işlemi kıyasen uygulanmak suretiyle) gerçekleştirilmeli, şayet bu mallar mevcut değilse, değerleri bilirkişi marifetiyle saptanmalıdır.
Üçüncü ve son aşamada ise; yukarıdaki işlemler sonucu oluşan değerden, öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan herbirinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya (ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse) zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlenmelidir.
Bu aşamalardan sonra ise; tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre hakim, (HMK’nun 297.maddesi uyarınca) tarafların hak ve yükümlülüklerini saptayıp, tasfiye işlemini sonlandırmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturmalıdır.
Bütün bu açıklamalar ışığında, uyuşmazlığın (hüküm altına alınan traktör bedeli de dahil edilmek suretiyle) yukarıda açıklanan ve maddeler halinde belirtilen sıra ve yöntem izlenerek çözümlenmesi gerekirken, mahkemece, değinilen bu yönler dikkate alınmadan, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz eden davacı tarafa iadesine, 02.12.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2023/2084 E. , 2023/1799 K.
“İçtihat Metni”
İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2016/285 E., 2021/364 K.
DAVA TARİHİ : 15.07.2013 KARAR : Davanın kısmen kabulüne
KARAR DÜZELTME İSTEYEN : Davacı … mirasçıları vekili ile davalılar vekili
Taraflar arasındaki adi ortaklığın tespiti ile tasfiyesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, bozmaya uyan Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davacılar … mirasçıları vekili ile davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece Mahkeme kararının onanmasına karar verilmiştir.
Davacılar … mirasçıları vekili ile davalılar vekili tarafından Dairece verilen kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla; kesinlik, süre ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, karar düzeltme dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar ; davalıların murisi olan … ile kardeş olduklarını, babalarının ölümü ile birlikte üç kardeş aralarında adi ortaklık kurup otomotiv, inşaat, sigorta, turizm, tekstil sektörlerinde faaliyette bulunduklarını, ortaklıkta eşit pay sahibi olduklarını, kardeşler içinde …’in üniversite mezunu olması sebebiyle kazanılan paraların ve tüm hesabın …’de toplandığını, yine resmi işlemlerin onun üzerinden yapıldığını, ortaklıktan elde edilen kar ile yatırım amaçlı birçok gayrimenkul satın aldıklarını, ancak taşınmaz tapularının genelde … üzerine yapıldığını ileri sürerek; davalıların murisi ile aralarındaki adi ortaklık ilişkisinin varlığının tespiti ile ortaklığın tasfiyesine, söz konusu taşınmazların davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile adlarına kayıt ve tescilini talep etmişlerdir.
II. CEVAP
Davalılar; davacıların iddialarının gerçeği yansıtmadığını, murisleri ile davacılar arasında adi ortaklık ilişkisinden bahsedilemeyeceğini, söz konusu taşınmazların murisin şahsi mal varlığı olduğunu, davacılar tarafından dosyaya sunulan belgelerin ise davacılardan Alim ile üçüncü şahıslar tarafından 1992 yılında kurulan Toros Turizm Ltd. Şti.’ne ait belgeler olduğunu, murislerinin bahse konu şirketteki hissesini davacılardan Alim’e 12.500 TL bedelle devrederek ortaklığı sonlandırdığını, davanın haksız ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu savunarak, davanın reddini istemişlerdir.
III. MAHKEME KARARI
Mahkemece; davacılar ile davalıların murisi arasında adi ortaklık ilişkisinin varlığının ve ortaklığın davalıların murisinin ölüm tarihi itibariyle sona erdiğinin tespitine, davaya konu taşınmazlarda davalılar adına olan hisselerin 2/3’ünün iptali ile 1/3’er hisse olarak davacılar adına tapuya kayıt ve tesciline, Armoda tekstil dükkanının üzerinde adi ortaklığın varlığının tespitine, adi ortaklığın tasfiyesine yönelik talebin incelenebilmesi için tespit ve tescil kararının kesinleşmesinin beklenilmesine, bu nedenle adi ortaklığın tasfiyesine ilişkin talebin eldeki davadan tefriki ile ayrı esasa kaydına karar verilmiştir.
IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Mahkeme kararına karşı davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Dairece verilen 28.04.2015 tarihli ve 2014/20510 E. – 2015/7273 K. sayılı ilamla;
“…Somut olayda, taraflar arasında yazılı bir adi ortaklık sözleşmesi bulunmamakta ise de; davacılar ile davalıların murisi kardeş olup, HMK.’nun 203/1 maddesi gereğince, olayda tanık da dinlenebilecektir. Davacı taraf, adi ortaklığın bulunduğunu iddia edip, bu iddiasının ispatı yönünden tanık deliline dayanmış, yargılama sırasında dinlettiği tanıkları ile de, adi ortaklığın varlığını ispat etmiştir…
…Dava konusu olayda, davalıların murisi …’nun 29/01/2012 tarihinde vefat etmesi ile, Türk Borçlar Kanunu’nun 639/2 maddesi gereğince, ortaklık kendiliğinden son bulacağı için, artık tasfiye aşamasına geçilmesi gerekecektir…
…Somut olayda, mahkemece, taraflar arasındaki adi ortaklık ilişkisinin varlığının kabul edilmesine rağmen; sadece, dava konusu taşınmazların tapusunun iptali ile yetinilmiş, ortaklığa dahil diğer malvarlıkları, alacak ve borçlar dikkate alınmamış, tasfiye işlemi yapılmamıştır.
O halde, mahkemece; öncelikle, ortaklığa dahil dava konusu taşınmazlar dışında kalan diğer malvarlıkları, alacak ve borçların belirlenip, ortaklığın malvarlığının tam olarak tespit edilmesinden sonra; bütün bu açıklamalar ışığında, uyuşmazlığın; yukarıda açıklanan maddeler halinde belirtilen sıra ve yöntem izlenerek çözüme kavuşturulması suretiyle, hasıl olacak sonuç dairesinde bir hüküm tesis edilmesi gerekirken; bu şekilde bir inceleme ve değerlendirme yapılmadan, yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile hüküm tesisi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle, karar bozulmuştur.
B. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar
Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla, taraflar arasındaki adi ortaklığın tasfiyesi ile tespit edilen ortaklık mal varlığı değerlerinin taraflar arasında paylaştırılmasına karar verimiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuran
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı, davacılar … mirasçıları vekili ile davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Dairece verilen 06.12.2022 tarihli ve 2022/4638 E. – 2022/9218 K. sayılı ilamla; Mahkeme kararının usul ve kanuna uygun olduğu gerekçesiyle onanmasına karar verilmiştir.
VI. KARAR DÜZELTME
A. Karar Düzeltme Yoluna Başvuran
Dairenin yukarıda belirtilen kararına karşı, davacılar … mirasçıları vekili ile davalılar vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur.
B. Karar Düzeltme Sebepleri
1. Davacı … mirasçıları vekili; mal paylaşımının eşit oranda yapılmadığını, kullanıma bağlı olarak hakkaniyet gereği yapılan mal paylaşımının hatalı olduğunu, tasfiye raporunun hükme esas alınmayacağını, üçüncü kişiye satılan malların ortaklık mal varlığı olarak kabul edilip hesaplamaya dahil edilmesinin hatalı olduğunu, adi ortaklığın tasfiyesinde talebin aşılıp tüm ortaklık mal varlığının tasfiyeye dahil edildiğini, uyuşmazlığın Asliye Ticaret Mahkemelerinde görülüp sonuçlandırılması gerektiğini ileri sürerek; kararın düzeltilmesini ve Mahkeme kararının bozulmasını talep etmiştir.
2. Davalılar vekili; davacılar adına kayıtlı tüm mal varlığı değerleri tespit edilip bunların da tasfiyeye dahil edilmemesine rağmen, kendilerine ait şahsi mal varlıklarının tasfiyeye dahil edilmiş olmasının hukuka aykırı olduğunu, tasfiye raporlarının hatalı olduğunu, hükme esas alınamayacağını ileri sürerek; kararın düzeltilmesini ve Mahkeme kararının bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, adi ortaklığın varlığının tespiti ile tasfiyesi istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 620 nci maddesinin birincifıkrasına göre; adi ortaklık sözleşmesi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir.
2. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 1 inci maddesi; “Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Ancak, Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir.” hükmünü içermektedir.
3. Adi ortaklığın sona erme sebeplerini düzenleyen BK’nın 535 inci (6098 sayılı Kanun’un 639 uncu) maddesinin ikinci fıkrasında; sözleşmede ortaklığın mirasçılarla sürdürülmesi konusunda bir hüküm yoksa, ortaklardan birinin ölümüyle ortaklığın sona ereceği düzenlenmiştir.
4. Adi ortaklığın sona ermesi ile birlikte ortaklık tasfiye aşamasına girer. Ortaklar arasındaki hukuki bağ, tasfiye tamamlanmadan ortadan kalkmış kabul edilemez. Tasfiye, ortaklar arasındaki ortaklık ilişkisinin tamamen sona erdirilmesine yönelik kanuni bir usuldür. Tasfiye ile artık ortaklık malvarlığı para haline dönüştürülecek, borçlar ödenecek, sermaye değerleri ortaklara iade edilecek ve geri kalan meblağ ortaklar arasında kar ve zararın paylaşılması esasına göre dağıtılacaktır.
5.Adi ortaklığın tasfiyesi ya tarafların anlaşması suretiyle ya da bizzat mahkemece yapılır. Taraflar tasfiye konusunda anlaşmadığı takdirde ortaklığın tasfiyesinin mahkemece 6098 sayılı Kanun’un 642 vd. madde hükümlerine uygun olarak yapılması gerekir.
3.Değerlendirme
Bozma kararında belirtilen gerektirici sebeplere, Mahkemece uyulan bozma kararında belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verilmiş olmasına, taraflar arasındaki adi ortaklığın davalıların murisi olan ortaklardan …’in ölümü ile kendiliğinden sona ermiş ve böylece tasfiye aşamasına girmiş olmasına, yukarıda yer verilen hukuk kuralları gereği, ortaklık mal varlığına dahil hiçbir unsurun tasfiye dışı bırakılamayacak olmasına, ortaklık mal varlığı değerinin ortaklığın sona erdiği 29.01.2012 tarihi itibariyle belirlenmiş olmasına, ortaklığın tasfiyesi kapsamında, ortaklık mal varlığının ortaklar arasında paylaştırılabilecek olmasına, dolayısıyla hükme esas alınan tasfiye raporunun taraf ve Yargıtay denetimine elverişli olup, hukuka uygun olmasına göre, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440 ıncı maddesindeki yazılı hallerden hiçbirisine uymayan karar düzeltme taleplerinin ayrı ayrı reddine karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Karar düzeltme taleplerinin ayrı ayrı REDDİNE,
Aşağıda yazılı para cezasının karar düzeltme isteyenlerin her birinden ayrı ayrı alınarak Hazineye gelir kaydedilmesine,
06.06.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2014/20510 E. , 2015/7273 K.
“İçtihat Metni” MAHKEMESİ : İSTANBUL 25. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ TARİHİ : 09/07/2014
NUMARASI : 2013/26-2014/288
Taraflar arasındaki adi ortaklığın fesih ve tasfiyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, duruşmalı olarak incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmekle; daha önceden belirlenen, 28.04.2015 tarihli duruşma günü için yapılan tebligat üzerine; temyiz eden davalılardan asiller O.. A.., D.. A.. ile vekili Av.İ.. B.. G.. geldi. Karşı taraf davacılardan asil A.. A.. ile vekili Av.İ.. Y.. geldi. Açık duruşmaya başlandı ve işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00’e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacılar vekili dilekçesinde, müvekkilleri olan davacılar ile davalıların murislerinin kardeş olduklarını, babaları Osman’ın 1979 yılında vefat etmesinden sonra, üç kardeş eşit hisse ile birlikte adi ortaklık kurup çalıştıklarını, adi ortaklıktaki hisselerin 1/3 A.. A.., 1/3 M.. A.., 1/3 S.. A..’na ait olduğunu, davalıların murisi S.. A..’nun 29/01/2012 tarihinde vefat ettiğini, ortak olarak işler yaptıklarını, davalıların murisinin üniversite mezunu olması nedeni ile de, kazanılan paralar ve hesapların davalıların murisi üzerinde görüldüğünü; bu işlerden elde edilen kazançlar ile de bir takım taşınmazlar satın alındığını; ancak taşınmazların davalıların murisi üzerine kayıt edildiğini; murisin ölümü ile de, davalı mirasçılara intikal ettiğini; dava konusu taşınmazlar, her ne kadar, davalıların murisi adına tescil edilmiş ise de; bunların ortaklık kazancı ile alındığını, tüm hissedarların taşınmazlarda hak sahibi olduklarını; ayrıca, .. Caddesindeki .. kadın giyim üzerine olan dükkan da halen adi ortaklığın aktif olarak devam ettiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, Alim, Mümin ve S.. A..’nun arasında adi ortaklık ilişkisinin olduğunun tespitine, adi ortaklığın tasfiyesi ile adi ortaklık geliri ile davalıların murisi S.. A.. üzerine alınmış olan gayrimenkullerin davalılar üzerindeki 2/3 hissenin iptaline ve davacılar adına 1/3’er oranında tapuya tesciline; .. Caddesindeki .. Tekstil dükkanında bulunan adi ortaklığa ait malların ve marka hakkının tasfiyesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili cevap dilekçesi ile; taraflar arasında adi ortaklık bulunduğunun yazılı delillerle ispatlanması gerektiğini, davacılar tarafından dosyaya sunulan belgelerin, muris ile davacılardan Alim ve üçüncü şahıslar tarafından 1992 yılında kurulan .. Turizm Limited Şirketine ait belgeler olduğunu; müteveffanın, bu şirketteki hisselerini İstanbul 31.Noterliğinde 24/04/2000 yılında davacılardan Alim’e 12.500,000,00 TL bedelle devir ederek, taraflar arasında ki ortaklığı bu tarihte sonlandırdığını; ancak, davacılar tarafından, 13 sene önce son bulan bir ortaklık dayanak gösterilerek, bu ortaklığın da adi ortaklık olarak gösterilmesinin, ticari teamüllere, hayatın olağan akışına ve hukuk normlarına aykırı olduğunu; müteveffanın, kardeşi A.. A..’na .. Turizm Ltd. Şirketindeki hisselerini devrettikten sonra, 2001 yılında, .. isimli işyerini kurduğunu ,bu işyeri ile davacıların bir ilgisinin bulunmadığını; dava konusu taşınmazların, murisin kişisel malı olduğunu savunarak; davanın reddini istemiştir.
Mahkemece; 1-Davacılar ile davalıların murisi arasında adi ortaklığın tespiti talebinin kabulüne ve adi ortaklığın varlığının tespitine,
2-Dava konusu taşınmazların, davalılar adına olan hisselerin 2/3 ‘ünün iptali ile 1/3’er hisse olarak davacılar adına tesciline,
3-Armoda Tekstil dükkanı üzerinde adi ortaklığının varlığının tespitine,
4-Adi ortaklığın 6098 sayılı yasanın 639.Maddesi gereğince davalıların murisinin ölümü itibariyle sona erdiğinin tespitine, ( fesh olunduğunun tespitine )
5-Yukarıdaki karar adi ortaklığın tasfiyesi anlamında olmayıp, adi ortaklığın varlığı ve feshinin tespiti ayrı, tasfiyesi ise ayrı usule tabi olup; tasfiye için, adi ortaklığa dair tüm mal varlıklarının ortaya konması gerekir. Bu sebeple, tasfiyeye ilişkin talebin, mahkememizin ayrı esasına kaydedilerek, yukarıda adi ortaklığın varlığının tespitine ve tapu iptaline dair kararın kesinleşmesinin beklenmesine karar verilmiş; hüküm, süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava konusu uyuşmazlık, taraflar arasında, adi ortaklık ilişkisinin bulunup bulunmadığı tasfiyesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Adi ortaklık sözleşmesi geçerlilik yönünden herhangi bir şekle tabi olmayıp, sözlü yapılan adi ortaklık sözleşmesi geçerli ise de; inkarı halinde, bu ortaklığın varolduğunu ileri süren kişinin bu ortaklığı, uygulanması gerekli HUMK’nun 287-288 ve 290 maddeleri gereğince (yasal sınır aşıldığından) ispatı gerekir.
Türk Medeni Kanunu madde 6 gereğince, “Kural olarak, herkes iddiasını ispat etmekle yükümlüdür.”
Dava konusu olayda, davalı, davacı ile aralarındaki ortaklık ilişkisini reddettiğine göre; ispat yükü, bunu ileri süren davacı tarafa ait olacaktır.
Kural olarak, adi ortaklık ilişkisinin geçerliliği herhangi bir şekle bağlı değildir. Ancak, ihtilaf çıktığında, adi ortaklık ilişkisinin varlığını ispat yükü iddia edene düşer. Bu iddiayı ileri süren taraf, adi ortaklık ilişkisi bir sözleşme olduğundan, iddiasını HMK. md.200 gereğince senet (kesin delil) ile ispat etmelidir.
Somut olayda, taraflar arasında yazılı bir adi ortaklık sözleşmesi bulunmamakta ise de; davacılar ile davalıların murisi kardeş olup, HMK.’nun 203/1 maddesi gereğince, olayda tanık da dinlenebilecektir. Davacı taraf, adi ortaklığın bulunduğunu iddia edip, bu iddiasının ispatı yönünden tanık deliline dayanmış, yargılama sırasında dinlettiği tanıkları ile de, adi ortaklığın varlığını ispat etmiştir.
Hal böyle olunca, taraflar arasında bir adi ortaklık ilişkisinin bulunduğu kabul edilip, uyuşmazlığın; adi ortaklığın tasfiyesi hükümleri (TBK.nun 620 ve devamı maddeleri) gereğince ve 642. vd. maddelerindeki tasfiye hükümlerinin somut olaya uygulanması suretiyle çözümlenmesi gerekmektedir.
Adi ortaklık ilişkisi, TBK’nın 639.maddesinde sayılan sona erme sebeplerinden birinin gerçekleşmesi ile sona erer. Bu şekilde ortaklığın sona ermesinin başlıca iki sonucu ortaya çıkar. Bunlardan ilki, yöneticilerin görevlerinin sona ermesi, diğeri de ortaklığın tasfiyesidir.
Dava konusu olayda, davalıların murisi S.. A..’nun 29/01/2012 tarihinde vefat etmesi ile, Türk Borçlar Kanunu’nun 639/2 maddesi gereğince, ortaklık kendiliğinden son bulacağı için, artık tasfiye aşamasına geçilmesi gerekecektir.
Tasfiye, ortaklığın bütün malvarlığının belirlenip, ortakların birbirleriyle alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sonlandırılması, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır.
Tasfiye usulünü düzenleyen TBK’nın 644.maddesi gereğince; ortaklığın sona ermesi hâlinde tasfiye, yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların elbirliğiyle yapılır. Ancak, taraflar arasında, ortaklardan biri tarafından kendi adına ve ortaklık hesabına belirli bazı işlemlerin yapılması öngörülmüşse, bu ortak, ortaklığın sona ermesinden sonra da o işlemleri tek başına yapmak ve diğerlerine hesap vermekle yükümlüdür.
Ortaklar, tasfiye işlerini yürütmek üzere tasfiye görevlisi atayabilirler. Bu konuda anlaşamamaları hâlinde, ortaklardan her biri, tasfiye görevlisinin hâkim tarafından atanması isteminde bulunabilir.
Tasfiye görevlisine ödenecek ücret, bu konuda ortaklarca oybirliğiyle verilmiş bir karar yoksa tasfiyenin gerektirdiği emek ile ortaklık malvarlığının geliri göz önünde tutularak hâkim tarafından belirlenir ve ortaklık malvarlığından, buna imkân bulunamazsa, ortaklardan müteselsilen karşılanır. Tasfiye usulüne veya tasfiye sonucunda her bir ortağa dağıtılacak paya ilişkin olarak doğabilecek uyuşmazlıklar, ilgililerin istemi üzerine hâkim tarafından çözüme bağlanır.
Aynı yasanın kazanç ve zararın paylaşımı başlıklı 643. maddesi gereğince; ortaklığın borçları ödendikten, ortaklardan her birinin ortaklığa verdiği avanslarla, ortaklık için yaptığı giderler ve koymuş olduğu katılım payı geri verildikten sonra bir şey artarsa, bu kazancın ortaklar arasında paylaştırılır. Ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse, zarar ortaklar arasında paylaşılır.
Katılım payı olarak bir şeyin mülkiyetini koyan ortak, ortaklığın sona ermesi üzerine yapılacak tasfiye sonucunda, o şeyi olduğu gibi geri alamaz; ancak koyduğu katılım payına ne değer biçilmişse, o değeri isteyebilir. Bu değer belirlenmemişse, geri alma, o şeyin katılım payı olarak konduğu zamandaki değeri üzerinden yapılır.( TBK’ nun 642. md.)
Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, her ortağın kazanç ve zarardaki payı, katılım payının değerine ve niteliğine bakılmaksızın eşittir. Sözleşmede ortakların kazanç veya zarara katılım paylarından biri belirlenmişse bu belirleme, diğerindeki payı da ifade eder. Bir ortağın zarara katılmaksızın yalnız kazanca katılacağına ilişkin anlaşma, ancak katılma payı olarak yalnızca emeğini koymuş olan ortak için geçerlidir.
Hal böyle olunca mahkemece; ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde tasfiye işlemini gerçekleştirecek, ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir kişiyi tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır.
Bundan sonra ise, tasfiye işlemleri; hakim tarafından öngörülecek üçer aylık (uyuşmazlığın mahiyetine göre süreler uzatılıp kısaltılabilir) dönemlerde tasfiye memuru tarafından 3 aşamada gerçekleştirilmelidir.
Birinci aşamada; ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın tüm malvarlığı (aktif ve pasifi ile birlikte) belirlenmeli, yönetici ve idareci ortaktan ortaklık hesabını gösterir hesap istenmeli, verilen hesapta uyuşmazlık çıktığı takdirde, taraflardan delilleri sorularak toplanmalı, tasfiye memurunun belirlediği malvarlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazları da karşılanıp, toplanacak delillere göre değerlendirilmelidir.
İkinci aşamada; ortaklığın malvarlığına ilişkin satış ve nakte çevirme işlemi (TMK’nın 634. vd. maddelerinde düzenlenen resmi tasfiye işlemi kıyasen uygulanmak suretiyle) gerçekleştirilmeli, şayet bu mallar mevcut değilse değerleri bilirkişi marifetiyle saptanmalıdır.
Üçüncü ve son aşamada ise; yukarıdaki işlemler sonucu oluşan değerden, öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan herbirinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya (ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse) zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlenmelidir.
Bu aşamalardan sonra ise; tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre hakim, (HMK’nun 297.maddesi uyarınca) tarafların hak ve yükümlülüklerini saptayıp, tasfiye işlemini sonlandırmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturmalıdır.
Somut olayda, mahkemece, taraflar arasındaki adi ortaklık ilişkisinin varlığının kabul edilmesine rağmen; sadece, dava konusu taşınmazların tapusunun iptali ile yetinilmiş, ortaklığa dahil diğer malvarlıkları, alacak ve borçlar dikkate alınmamış, tasfiye işlemi yapılmamıştır.
O halde, mahkemece; öncelikle, ortaklığa dahil dava konusu taşınmazlar dışında kalan diğer malvarlıkları, alacak ve borçların belirlenip, ortaklığın malvarlığının tam olarak tespit edilmesinden sonra; bütün bu açıklamalar ışığında, uyuşmazlığın; yukarıda açıklanan maddeler halinde belirtilen sıra ve yöntem izlenerek çözüme kavuşturulması suretiyle, hasıl olacak sonuç dairesinde bir hüküm tesis edilmesi gerekirken; bu şekilde bir inceleme ve değerlendirme yapılmadan, yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
Kabule göre ise, yerel mahkeme tarafından hüküm fıkrasının 5 nolu bendinde “…Yukarıdaki karar adi ortaklığın tasfiyesi anlamında olmayıp adi ortaklığın varlığı ve feshinin tespiti ayrı tasfiyesi ise ayrı usule tabi olup tasfiye için adi ortaklığa dair tüm mal varlıklarının ortaya konması gerekir bu sebeple tasfiyeye ilişkin talebin mahkememizin ayrı esasına kaydedilerek yukarıda adi ortaklığın varlığının tespitine ve tapu iptaline dair kararın kesinleşmesinin beklenmesine…” şeklinde tefrik kararı verilmiş ise de; mahkemece adi ortaklığın 6098 sayılı yasanın 639.maddesi gereğince davalıların murisinin ölümü itibariyle sona erdiğinin tesbitine (fesh olunduğunun tesbitine) karar verildiğine göre, ortaklığın tüm mal varlığının tasfiye edilmesi gerekir. Ortaklığın feshine karar verildiğine göre, mahkemenin tasfiyeyi gerçekleştirmesi ve taraflar arasındaki uyuşmazlığı kesin olarak ortadan kaldırması gerekir. Kaldı ki, davacı da ortaklığa ait malların ve marka hakkının tasfiyesini istemiştir. Bu nedenle, yalnızca ortaklığın feshine karar verilemez. Mahkemece; dava konusu taşınmazlar dışındaki diğer mal varlıkları yönünden tefrik kararı verilmesi doğru görülmemiş, bu husus bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davalılar için duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre takdir edilen 1.100 TL vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalılara verilmesine
ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 28.04.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu 2017/961 E. , 2020/347 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Antalya 2. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 21.03.2011 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin 2001 yılında davalı kardeşi ile birlikte iki ortaklı serbest muhasebe ve mali müşavirlik ofisi açtığını, her bir ortağın hisse oranının %50 olarak belirlendiğini, tarafların hissesinin vergi dairesine de bu şekilde bildirildiğini, kurulan bu ortaklık gereğince her iki ortağın da eşit sermaye koyarak emek sarf ettiklerini ve çalıştıklarını, müvekkilinin 2008 yılına kadar ortaklık hissesine düşen gelirin cüzi olması sebebiyle ödenmemesi konusunda ses çıkarmadığını, 2007 yılı sonrasında vergi mükellefi olarak adlandırılan müşteri sayısında artış olduğunu, dolayısıyla kârda da artış olduğunu, ancak 2010 yılı Ocak ayında taraflar arasındaki ortaklığın çeşitli ihtilaflar nedeniyle sona erdiğini, bunun en önemli nedeninin kâr payının müvekkiline ödenmemesi olduğunu, müvekkilinin on senelik emeği karşılığı elinde herhangi bir geliri ve müşteri olarak adlandırılacak sermayesinin kalmadığını, davalıdan müvekkiline düşen payın ödenmesinin talep edildiğini, ancak bu güne kadar herhangi bir ödeme yapılmadığını, 2001 yılından itibaren %50 ortağı olduğu muhasebe işletmesinden hiçbir gelir almadığını, müvekkilinin davalıdan yaklaşık 50.000TL alacağı olduğunu ileri sürerek, bu tutarın hisselerin ortaklara ödenmesi gereken tahakkuk tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile, mümkün olmadığı takdirde ise yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili 18.04.2011 tarihli cevap dilekçesinde; tarafların ailevi nedenlerden dolayı 01.01.2001 yılında kâğıt üzerinde (sadece vergi dairesine müracaat ederek ve ayrıca yazılı bir sözleşme olmaksızın) ortak muhasebe bürosu kurduklarını, o tarihte davacının fiilen başka bir iş yerinde sigortalı olarak çalıştığını ve ortaklığın resmiyette kaldığını, fiilen büroyu çalıştıran kişinin müvekkili olduğunu, işin niteliği gereği ilk kuruluşta %50 sermaye konulacak bir durum olmadığını, zira yapılan işin bilgi ve uzmanlık gerektirecek kişisel bir iş olduğunu, davacının 1996 yılından itibaren çeşitli otellerde ücret karşılığında çalıştığını, maddi ve fiili olarak büroya hiçbir katkısı ve emeğinin bulunmadığını, buna rağmen zaman zaman ortaklık kâr payından elden ve bankadan davacıya ödemeler yapıldığını, 2005 yılında bankadan 8.000TL ödeme yapıldığını, bazı ödemeler yönünden de belge alınmadığını, davacının 10 yıllık süre zarfında iki adet ev aldığını, 2009 yılı Eylül ayında işsiz kalınca müvekkili ile birlikte çalışan diğer kardeş dava dışı …’nu da etkileyerek müvekkilini ortaklık bürosundan uzaklaştırdığını, davacıdan diğer iki kardeşin de etkilendiğini, müvekkiline cephe aldığını, müvekkilinin 11.01.2010 tarihinde büro tutarak ortaklıktan fiilen ayrıldığını, %50 kazancı koruyacak şekilde adaletli olarak mükelleflerin paylaşıldığını, müvekkilinde 40, davacıda ise 62 mükellefin kaldığını, 2010 yılı yıllık gelir beyannamesinde görüleceği üzere ortaklığın toplamda 14.197,17TL zararının olduğunu ve asıl mağdur olanın müvekkili olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Antalya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 30.05.2012 tarihli ve 2011/134 E., 2012/303 K. sayılı kararı ile; davacı ile davalının 2001 yılında %50 hisseli adi ortaklık kurdukları, ortaklığın 10 yıl devam ettiği, tarafların davadan önce adi ortaklıklarının fesih ve tasfiyesine karar verdikleri, tasfiye neticesinde mal paylaşımı hususunda sözlü olarak anlaştıkları, ancak davalının davacıya adi ortaklığın feshinden dolayı herhangi bir ödeme yapmadığı, tarafların dosyaya ibraz ettikleri belgeler, ortaklığın ticari kayıt ve belgeleri, bilirkişi raporu, duruşmada dinlenen tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde davacı ortağın adi ortaklıktan alacağının 42.784,77TL olduğu gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile 42.784,77TL’nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Antalya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 29.04.2014 tarihli ve 2014/2569 E., 2014/6532 K. sayılı kararı ile;
“…Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin, kardeşi (davalı) ile 2001 yılından beri %50 hisseli mali müşavirlik ofisi işletmek üzere adi ortaklık kurduğunu, bu ortaklığın vergi dairesine bildirildiğini, taraflar arasında ortaklığın 2010 yılı Ocak ayında sona erdiğini, ortaklığa ait kâr payı ile ilgili olarak davalı tarafından müvekkiline ödeme yapılmadığını iddia ederek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 50 000,00TL kâr payı alacağının tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı, davacının otelde çalıştığını, adi ortaklık kurulmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile 42 784,77TL alacağın faizi ile tahsili cihetine gidilmiş, hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, adi ortaklık nedeniyle kâr payı isteminden ibarettir.
Tanık beyanları, iddia ve savunma ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; kardeş olan taraflar arasında yıllardır devam eden adi ortaklık ilişkisinin bulunduğu 2010 yılının Ocak ayında taraflar arasında bu ilişkinin bozulduğu, davacının iş bu davayla adi ortaklığın feshine rağmen kâr payı ödenmediği nedeniyle fazlaya ilişkin haklarının saklı kalmak kaydıyla şimdilik 50 000,00TL’ nin işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep ettiği anlaşılmıştır .
Bir ortak tarafından adi ortaklığa ilişkin olan sermaye payının istenmesi, ortaklığın faaliyetlerinden dolayı uğradığı zararın veya kâr payının talep edilmesi, aynı zamanda ortaklığın feshini ve tasfiyeyi de kapsar. Uyuşmazlık, bu bağlamda değerlendirilip, çözüme kavuşturulmalıdır.
Bu durumda, mahkemece; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı, Türk Borçlar Kanunu’nun 642.madde ve devamı hükümlerine göre tasfiye işlemi gerçekleştirilmelidir. Zira, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 1.maddesine göre; Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Ancak, Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir.
Adi ortaklık sözleşmesi, iki yada daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir. (TBK. 620/1 md.)
Adi ortaklık ilişkisi, TBK’nun 639.maddesinde sayılan sona erme sebeplerinden birinin gerçekleşmesi ile sona erer. Bu şekilde ortaklığın sona ermesinin başlıca iki sonucu ortaya çıkar. Bunlardan ilki, yöneticilerin görevlerinin sona ermesi, diğeri de ortaklığın tasfiyesidir.
Tasfiye, ortaklığın bütün malvarlığının belirlenip, ortakların birbirleri ile alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sonlandırılması, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır. Diğer bir anlatımla tasfiye memuru tarafından yapılacak bir arıtma işlemi olup; hesap ve işlemlerin incelenip, bir bilanço düzenlenerek, ortaklığın aktif ve pasifi arasındaki farkı ortaya koymaktır.
Tasfiye usulünü düzenleyen Türk Borçlar Kanunu’nun 644.maddesine göre; “Ortaklığın sona ermesi hâlinde tasfiye, yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların elbirliğiyle yapılır. Ancak, ortaklık sözleşmesinde, ortaklardan biri tarafından kendi adına ve ortaklık hesabına belirli bazı işlemlerin yapılması öngörülmüşse, bu ortak, ortaklığın sona ermesinden sonra da o işlemleri tek başına yapmak ve diğerlerine hesap vermekle yükümlüdür.
Ortaklar, tasfiye işlerini yürütmek üzere tasfiye görevlisi atayabilirler. Bu konuda anlaşamamaları hâlinde, ortaklardan her biri, tasfiye görevlisinin hâkim tarafından atanması isteminde bulunabilir. Tasfiye görevlisine ödenecek ücret, sözleşmede buna ilişkin bir hüküm veya ortaklarca oybirliğiyle verilmiş bir karar yoksa tasfiyenin gerektirdiği emek ile ortaklık malvarlığının geliri gözönünde tutularak hâkim tarafından belirlenir ve ortaklık malvarlığından, buna imkân bulunamazsa, ortaklardan müteselsilen karşılanır.
Tasfiye usulüne veya tasfiye sonucunda her bir ortağa dağıtılacak paya ilişkin olarak doğabilecek uyuşmazlıklar, ilgililerin istemi üzerine hâkim tarafından çözüme bağlanır.”.
Aynı yasanın kazanç ve zararın paylaşımı başlıklı 643. maddesinde ise “Ortaklığın borçları ödendikten ve ortaklardan her birinin ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve koymuş olduğu katılım payı geri verildikten sonra bir şey artarsa, bu kazanç, ortaklar arasında paylaşılır.
Ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse, zarar ortaklar arasında paylaşılır.” hükmü yer almaktadır. Katılım payı olarak bir şeyin mülkiyetini koyan ortak, ortaklığın sona ermesi üzerine yapılacak tasfiye sonucunda, o şeyi olduğu gibi geri alamaz; ancak koyduğu katılım payına ne değer biçilmişse, o değeri isteyebilir. Bu değer belirlenmemişse, geri alma, o şeyin katılım payı olarak konduğu zamandaki değeri üzerinden yapılır.( TBK’ nun 642. md.)
Keza, aynı yasanın kazanç ve zarara katılma başlıklı 623. maddesine göre de; “Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, her ortağın kazanç ve zarardaki payı, katılım payının değerine ve niteliğine bakılmaksızın eşittir.
Sözleşmede ortakların kazanç veya zarara katılım paylarından biri belirlenmişse bu belirleme, diğerindeki payı da ifade eder.
Bir ortağın zarara katılmaksızın yalnız kazanca katılacağına ilişkin anlaşma, ancak katılma payı olarak yalnızca emeğini koymuş olan ortak için geçerlidir.” hükmünü ihtiva etmektedir.
Mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki yasa hükümlerine göre, öncelikle, ortaklık sözleşmesinde bu hususta hüküm bulunup bulunmadığına bakmak, hüküm bulunduğu takdirde tasfiyenin sözleşmedeki hükümlere göre yapılmasını sağlamak; böyle bir hükmün bulunmaması halinde ise ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hakim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır.
Bundan sonra ise, tasfiye işlemleri; hakim tarafından öngörülecek üçer aylık (uyuşmazlığın mahiyetine göre süreler uzatılıp kısaltılabilir) dönemlerde tasfiye memuru tarafından 3 aşamada gerçekleştirilmelidir.
Birinci aşamada; ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın tüm malvarlığı (aktif ve pasifi ile birlikte) belirlenmeli, yönetici ve idareci ortaktan ortaklık hesabını gösterir hesap istenmeli, verilen hesapta uyuşmazlık çıktığı takdirde, taraflardan delilleri sorularak toplanmalı, tasfiye memurunun belirlediği malvarlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazları da karşılanıp, toplanacak delillere göre değerlendirilmelidir.
İkinci aşamada; ortaklığın malvarlığına ilişkin satış ve nakte çevirme işlemi (TMK’nun 634. vd. maddelerinde düzenlenen resmi tasfiye işlemi kıyasen uygulanmak suretiyle) gerçekleştirilmeli, şayet bu mallar mevcut değilse, değerleri bilirkişi marifetiyle saptanmalıdır.
Üçüncü ve son aşamada ise; yukarıdaki işlemler sonucu oluşan değerden, öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan herbirinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya (ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse) zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlenmelidir.
Bu aşamalardan sonra ise; tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre hakim, (HMK’nun 297.maddesi uyarınca) tarafların hak ve yükümlülüklerini saptayıp, tasfiye işlemini sonlandırmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturmalıdır.
Hal böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilerek, dosyanın önceki bilirkişi dışında oluşturulacak üç kişilik uzman bilirkişi kuruluna verilmesi, bilirkişi heyetinden davalının davacı taraftan isteyebileceği kâr payı bedelinin hesaplanması konusunda taraf delilleri de tek tek değerlendirilerek denetime elverişli rapor alınması, davalının borçlu olduğu miktarın bu şekilde belirlenmesi, daha sonra toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir,…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Antalya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 26.11.2014 tarihli ve 2014/287 E., 2014/588 K. sayılı kararı ile; önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek ve “…tarafların 2001 yılında adi ortaklığı kurdukları, %50 oranında pay sahibi oldukları, kurulan adi ortaklığın aile içi adi ortaklık olduğu, ortaklığın sermayesinin babaları tarafından konulduğu, ortak olmayan diğer iki kardeşin de ortaklık olarak kurulan muhasebe bürosunda çalıştığı, tarafların da ara ara ortaklığa katkıda bulundukları ve giderlerini ortaklıktan karşıladıkları, taraflar arasında yazılı bir adi ortaklık sözleşmesinin bulunmadığı, davadan önce tarafların sulhen adi ortaklığı feshettikleri ve tasfiyesine ilişkin koşulları belirledikleri, mali müşavirlik bürosunun hizmet verdiği mükellefleri paylaştıkları, tasfiye neticesinde davalı tarafından davacıya ödeme yapılacağı hususunda tarafların görüş birliğine vardığı, davalının davacıya ödemeyi üstlendiği kâr payını ödemekten vazgeçtiği hususunun tanık beyanları ile sabit olduğu, ortaklığın ticari kayıtları üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi neticesinde de davacıya düşecek kâr payı hesaplanmış olmakla, yargılamadan sonra da tarafların adi ortaklığı sonlandırması nedeniyle üzerlerine düşen vergi ve SGK borçlarını %50 oranında ödedikleri ve yapılandırdıkları anlaşılmakla tarafların ortaklığı rızaları ile sonlandırdıkları, tasfiye konusunda uzlaşı sağladıkları ve davalının davacıya ödemesi gerekli olan kâr payı ödemeyi taahhüt ettiği anlaşılmakla bu aşama da yeniden bozma ilamı doğrultusunda başa dönerek tasfiye işlemlerine girmek tarafların iradelerine de aykırı olup yargılamayı sürüncemede bırakacağı…” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Eldeki dava taraflar arasında 2001 yılında kurulan adi ortaklığın 2010 yılında feshedilmesi sebebiyle davacıya düşen kâr payının tahsili istemine ilişkin olup, kâr payının tespiti için 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 642. maddesi ve devamı hükümlerinde belirtilen tasfiye prosedürünün gerçekleştirilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle adi ortaklık, adi ortaklık sözleşmesinin niteliği, ile bu ortaklıkların tasfiyesi üzerinde kısaca durulması faydalı olacaktır.
13. Adi ortaklık doktrinde, “Adi ortaklık, emeklerini veya araçlarını herhangi bir müşterek amaç doğrultusunda birleştirerek, bu amaca ulaşma konusunda birlikte çaba göstermeyi sözleşmeyle birbirlerine karşı yükümlenen kişilerce oluşturulan, tüzel kişiliği bulunmayan bir kişi topluluğudur.” şeklinde tanımlanmıştır (Barlas, N.: Adi Ortaklık Temeline Dayalı Sözleşme İlişkileri, İstanbul 2016, s.18).
14. Bu nedenledir ki adi ortaklığa ilişkin düzenlemelere, Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) özel borç ilişkileri bölümünde yer verilmiştir.
15. BK’nın 520. maddesinde “Şirket, bir akittir ki, onunla iki veya daha ziyade kimseler, saylerini ve mallarını müşterek bir gayeye erişmek için birleştirmeyi iltizam ederler.” ve TBK’nın 620. maddesinde ise, “Adi ortaklık sözleşmesi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir.” düzenlemesi ile tanım bulan adi ortaklıkların madde metinlerinden de anlaşılacağı üzere beş ana unsuru vardır: Sözleşme, şahıslar, ortakların katılma payları, ortak amaç ve bu ortak amacın gerçekleştirilmesi.
16. Adi ortaklık sözleşmesi az yukarıda belirtildiği gibi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri bir sözleşme olup, adi ortaklık ilişkisi mutlaka sözleşme temeline dayanır. Adi ortaklık sözleşmesi yazılı yapılabileceği gibi sözlü de yapılabilir.
17. Adi ortaklık sözleşmesi, karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerden değildir. Zira karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde taraflardan her biri, karşı taraftan kazandığı hak karşılığında, bir edim borçlanır. Oysa adi ortaklık sözleşmesinde, karşılıklı sözleşmelerde olduğu gibi karşılıklı ve uygun irade beyanları ile borç altına girilmesi söz konusu olmakla beraber; her ortağın borçlanma amacı diğer ortaklardan alacak hakkı kazanmak değil, ortak amacı gerçekleştirmek için edimleri birleştirmektir. Her ortak, taahhüdüyle birlikte, hem alacaklı hem de borçlu konuma gelir. Böylece edimler arasında karşılıklılık ilişkisi söz konusu olmaz (Şener, O.H.: Adi Ortaklık, Ankara 2008, s. 14-15; Barlas, s. 67 vd.). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.12.1963 tarihli ve 4/26 E., 96 K. sayılı kararında da benimsendiği üzere, adi ortaklıklar karşılıklı borçları kapsayan bir sözleşme olmayıp, herkesin belli bir amaca ulaşmak için birtakım borçlar altına girdiği ve fakat bu borçların birbirinin karşılığı olarak değerlendirilemeyeceği sözleşmelerdir. Bundan dolayı ortaklıkta bir tarafın sermaye koyma borcunu yerine getirmekten kaçınması diğer tarafa yalnızca ortaklığın feshini isteme yetkisi verir.
18. Hiçbir ortaklık sonsuza dek bir birleşme değildir. Nitekim adi ortaklıklar da ortak amacın kalmaması, ortaklardan birinin ölümü, kısıtlanması, iflası veya sözleşmede belirlenen sürenin dolması suretiyle kendiliğinden sona erebileceği gibi ortakların bu yöndeki iradeleri yahut haklı nedenlere dayanan ortağın ortaklığın sona erdiğine karar verilmesi isteminin yerinde görülmesi suretiyle mahkeme kararı ile de sonlanabilir (BK m.535).
19. Adi ortaklık, sona ermesiyle birlikte tasfiye aşamasına girer. Tasfiye, ortaklar arasındaki ortaklık ilişkisinin tamamen sona erdirilmesine yönelik bir usuldür ve yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların katılımı ile yapılır. BK’nın 538. ve devamı (TBK m. 642 ve devamı) maddelerinde düzenlenen tasfiye; bütün hesapların görülüp, ortaklığın aktif ve pasif bütün mal varlığının belirlenip, ortakların birbirleri ile alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sona erdirilmesi, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır.
20. TBK’nın Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki 6101 sayılı Kanun’un 1. maddesinde; TBK’nın yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşecek tasfiyenin, TBK hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
21. Bu durumda, tasfiye işlemleri gerçekleştirilirken; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı TBK’nın 620. ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı, tasfiye işlemi TBK’nın 642. madde ve devamı hükümlerine göre gerçekleştirilmelidir.
22. BK ve TBK’nın adi ortaklığın tasfiyesine ilişkin düzenlemeleri arasında tasfiye memuru ile ilgili hükümler dışında önemli bir farklılık bulunmamaktadır. TBK’nın 642 ve devamı maddeleri hükümlerine göre adi ortaklığın tasfiyesindeki aşamalar şu şekilde gerçekleştirilecektir:
23. Birinci aşamada; (taraflarca veya anlaşamamaları hâlinde mahkemece atanacak) tasfiye memuru tarafından ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın aktif ve pasifi ile birlikte tüm mal varlığı belirlenerek hazırlanan mal varlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazlar toplanacak delillere göre değerlendirilmeli;
24. İkinci aşamada; tasfiye memuru tarafından ortaklığın malvarlığına ilişkin satış ve nakde çevirme işlemi gerçekleştirilmeli;
25. Üçüncü ve son aşamada ise; yukarıdaki işlemler sonucu oluşan değerden, tasfiye memurları tarafından öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan her birinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlenmelidir.
26. Bu aşamalardan sonra ise; tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre hâkim, tarafların hak ve yükümlülüklerini belirleyip, tasfiye işlemini sonlandırmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturmalıdır.
27. Her ne kadar BK’nın adi ortaklığın tasfiyesi ile ilgili hükümlerinde tasfiyenin tarafların rıza ve anlaşmaları ile yapılması esas tutulmuş ve tasfiyenin mahkeme eliyle gerçekleştirilmesi gerektiği yönünde bir kural öngörülmemiş ise de; esasen aralarında bir defa uyuşmazlık çıktıktan sonra alacak-borç kalemlerinin belirlenmesinde yeniden mutabakata varmaları uzak ihtimal olan ortakların da tasfiyenin uzlaşamadıkları her safhası için ayrı ayrı davalar açıp mahkeme kararı eliyle üzerlerine düşen yükümlülüklerin ifasını sağlamaya çalışmak yerine, birçok davaya yer kalmadan tek bir dava ile ortaklık mallarının satışını ve taraflar arasındaki hesap durumunu tespit etmek üzere karar verilmesini sağlamak, Kanun’un ruhuna daha uygun olacaktır (Şener, s. 568).
28. Nitekim aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 04.07.2018 tarihli ve 2018/3-16 E., 2018/1315 K. sayılı kararında da yer verilmiştir.
29. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya gelindiğinde;
Taraflar arasında adi ortaklığa ilişkin yazılı bir sözleşme bulunmamakta ise de, 01.01.2001 tarihinde %50 hisseli muhasebe bürosu işletmek üzere ortaklığın kurulduğu ve bu ortaklığın 2010 yılı Ocak ayında sona erdiği uyuşmazlık konusu değildir. Ancak ne var ki, adi ortaklığın fiilen son bulması tasfiyenin yapıldığını kanıtlamaz. Ortaklığın tasfiye edildiği yasal delillerle kanıtlanamaması hâlinde ise tasfiyenin mahkemece yapılması gerekir.
30. Eldeki davada, adi ortaklığın tasfiyesi için taraflarca veya anlaşamamaları hâlinde mahkemece atanacak tasfiye memuru tarafından ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın aktif ve pasifi ile birlikte tüm mal varlığı belirlenerek hazırlanan mal varlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazlar toplanacak delillere göre değerlendirilmeli; daha sonra tasfiye memuru tarafından ortaklığın malvarlığına ilişkin satış ile nakde çevirme işlemi gerçekleştirilmeli ve en son olarak da işlemler sonucu oluşan değerden, tasfiye memurları tarafından öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan her birinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlendikten sonra hâkim tarafından tasfiye işlemini sonlandırılmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturulmalıdır.
31. Buradan hareketle, davalı yan tarafından bilirkişi raporuna itiraz dilekçelerinde bir kısım ödeme iddiaları dile getirilmiş olup, mahkemece bu deliller usulünce incelenmeden hüküm kurulmuştur.
32. Mahkemece davalı yanca bildirilen tüm ödeme iddiaları da değerlendirilip, tarafların kabulünde olan ortaklığın sona erdiği 2010 yılı Ocak ayı esas alınarak ve yukarıda açıklanan 6098 sayılı TBK’nın 642. ve devamı maddeleri hükümlerine göre adi ortaklığın tasfiyesindeki üç aşama izlenmek suretiyle ve bu aşamalardan sonra tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre tarafların hak ve yükümlülükleri belirlenip, tasfiye işlemi sonlandırılarak bu doğrultuda hüküm oluşturulmalıdır.
33. Diğer taraftan, Özel Daire bozma kararının 19. bendinde yer alan “…Mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki yasa hükümlerine göre, öncelikle, ortaklık sözleşmesinde bu hususta hüküm bulunup bulunmadığına bakmak, hüküm bulunduğu takdirde tasfiyenin sözleşmedeki hükümlere göre yapılmasını sağlamak; böyle bir hükmün bulunmaması halinde ise ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hâkim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır…” ifadesinin maddi hataya dayalı olarak bozma kararında yazıldığı anlaşılmakla, bu ifadenin bozma kararından çıkartılarak yerine “…Mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki yasa hükümlerine göre, taraflar arasında yazılı bir ortaklık sözleşmesi bulunmadığından ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hâkim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır…” ibaresinin eklenmesi suretiyle düzeltilmesi gerekmiştir.
34. O hâlde direnme kararı açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenle bozulmalıdır.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Özel Daire bozma kararının 19. bendinde yer alan “…Mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki yasa hükümlerine göre, öncelikle, ortaklık sözleşmesinde bu hususta hüküm bulunup bulunmadığına bakmak, hüküm bulunduğu takdirde tasfiyenin sözleşmedeki hükümlere göre yapılmasını sağlamak; böyle bir hükmün bulunmaması halinde ise ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hâkim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır…” ifadesinin maddi hataya dayalı olarak bozma kararında yazıldığı anlaşılmakla, bu ifadenin bozma kararından çıkartılarak yerine “…Mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki yasa hükümlerine göre, taraflar arasında yazılı bir ortaklık sözleşmesi bulunmadığından ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hâkim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır…” ibaresinin eklenmesi suretiyle Özel Daire bozma kararındaki maddi hatanın DÜZELTİLMESİNE,
Direnme kararının bu değişik gerekçe ve nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 04.06.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2023/3362 E. , 2024/1377 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2023/500 E., 2023/988 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 12. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2020/805 E., 2020/521 K.
Taraflar arasındaki adi ortaklığın tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin, dava dışı…ile birlikte davalı şirketi kurduklarını, 2013 yılında müvekkilinin dava dışı …in payını alarak tek ortak haline geldiğini, 2014 yılında ise davalı şirketin yetkilisi ve arkadaşı olan…’ın ortaklık kurmak istediğini, talebi üzerine 25.04.2014 tarihinde davalı şirketi bu kişiye devrettiğini, 6 yıl boyunca fırını beraber işlettiklerini, aralarında sözlü olarak adi ortaklık kurulduğunu, emeği ve ticari ilişkilerini ortaklığa getirdiğini, anlaşmazlıklar başlaması üzerine…’ın müvekkili hakkında suç duyurusunda bulunduğunu, davalı şirket yetkilisinin müvekkilini ortaklıktan saf dışı bırakmak istediğini, ortaklığın bulunduğuna dair ikrarının olduğunu ileri sürerek; taraflar arasında adi ortaklığın var olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalıya tebligat yapılmamıştır.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacının eda davası açarak iddiasını ileri sürmesi gerekirken tespit davası açmasında hukuki bir yararının bulunmadığı gerekçesiyle, dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili; müvekkilinin dava açmakta hukuki yararının bulunduğunu, 6 yıl süresince adi ortaklık şeklinde fırının işletildiğini, anlaşmazlıklar çıkması üzerine müvekkilinden kasanın ve dükkanın anahtarlarını vermesinin istendiğini, müvekkili hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu ileri sürerek; kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacının eda davası açarak iddiasını ileri sürmesi gerekirken tespit davası açmasında hukuki yararının bulunmadığı gerekçesiyle, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; istinaf sebeplerini tekrar ederek, kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, adi ortaklığın tespiti istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 106 ncı maddesi,
2. Dairemizin aynı konuda vermiş olduğu 02.02.2016 tarihli ve 2015/9698 E., 2016/1150 K. ve 12.10.2023 tarihli ve 2023/752 E., 2023/2675 K. sayılı ilamları.
3. Değerlendirme
Somut uyuşmazlıkta; davacı, işbu davayı açmakta hukuki korunmaya değer güncel bir yararı bulunduğunu iddia ve ispat etmiş değildir. İleride açılacak bir eda (adi ortaklığın tasfiyesi veya kâr payının tahsili) davası açma olanağı varken, tespit davası açmakta hukuki yararının bulunmadığının kabulü gerekir. …….., davası sonunda verilecek hüküm ile aynı zamanda adi ortaklığa dair hukuki ilişkinin var olup olmadığına da karar verilmiş olacağından; mahkemece, davacının tespit davası açmasında hukuki yararı bulunmadığından bahisle dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Bu nedenle, davacı tarafın yerinde bulunmayan tüm temyiz itirazlarının reddi ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
24.04.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi 2023/752 E. , 2023/2675 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/1838 E., 2022/1311 K.
DAVA TARİHİ : 24.10.2019
SAYISI : 2019/235 E., 2021/2 K.
Taraflar arasındaki adi ortaklığın tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düsünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; davalı ile müvekkilinin alışveriş merkezindeki park bölümlerini işletmek için ortaklık kurduklarını, aralarındaki güven ilişkisi nedeniyle yazılı sözleşme imzalamadıklarını, ortak sermaye koyarak işletmeye başladıklarını, davalı serbest muhasebeci olduğundan resmi kayıtların kendi adına düzenlendiğini, davalının gizli adi ortak konumunda bulunduğunu, işletme zarar etmeye başladığından borçlardan müvekkilinin sorumlu tutulduğunu, ortaklığın bazı borçlarının davalı tarafından ödendiğini, birikmiş borçlar nedeniyle işletmeyi devretmek durumunda kaldığını ve kira sözleşmesini yenileyemediğini ileri sürerek; taraflar arasındaki adi ortaklığın tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; davacının müvekkilinin akrabası olduğunu, ailesiyle birlikte zor durumda olmaları nedeniyle yardım ettiğini, müvekkilinin alışveriş merkezi yönetiminin güvenilir kefil istemeleri nedeniyle otoparkın kiralanması için kefil olmayı kabul ettiğini, bu yüzden hatır çeki ve senedi vermek durumunda kaldığını, ortaklık amacı ve iradesi bulunmadığını, kefalet ilişkisi nedeniyle çek ve senetlerin ödenmesi için yardımcı olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; taraflar arasında adi ortaklık bulunduğunun tespiti talep edildiği, davacının eda davası açarak iddiasını ileri sürmesi gerekirken tespit davası açmasında hukuki bir yararının bulunmadığı gerekçesiyle, dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili; tespit davasına ilişkin yasal şartların mevcut bulunduğunu, taraflar arasında gizli adi ortaklık olduğunu, ortaklığın borçlarının sadece müvekkili tarafından ödenemeyeceğini, hukuken korunmaya değer güncel yararının bulunduğunu, davalının mesleği gereği resmi kayıtlarda yer almadığını, davalı tarafından bir takım borçlarının ödendiğini ileri sürerek, kararın kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacının eda davası açarak iddiasını ileri sürmesi gerekirken tespit davası açmasında hukuki yararı bulunmadığı gerekçesiyle, davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; istinaf dilekçesinde bildirdigi sebepleri tekrar ederek, kararın bozulmasını talep etmistir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, taraflar arasında kurulduğu iddia edilen adi ortaklığın tespiti istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. Mahkemenin, davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi (davayı esastan inceleyebilmesi) için varlığı veya yokluğu gerekli olan hallere, dava (yargılama) şartları denir.
2. Dava şartlarından biri olmadan açılan dava da, açılmış sayılır, yani derdesttir. Ancak mahkeme, dava şartlarından birinin bulunmadığını tespit edince, kural olarak davanın esası hakkında inceleme yapamaz; davayı dava şartı yokluğundan (usulden) reddetmekle yükümlüdür.
3. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 114/1-h maddesi gereği davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması, dava şartıdır. Dava açmakta hukuki yarar için; hukuk düzenince kabul edilmiş meşru bir yarar olmalı, bu yarar dava açan hak sahibi ile ilgili olmalı ve dava açıldığı sırada halen mevcut bulunmalıdır. Ayrıca, açılacak davanın ortaya çıkacak tehlikeyi bertaraf edecek nitelikte olması gerekir. Bir kimsenin, hakkına ulaşmak için, mahkeme kararının o an için gerekli olması durumunda hukuki yararın olduğundan sözedilebilir. Bir mahkeme kararına ihtiyaç yoksa hukuki yarardan söz edilemez (…., M.: Medeni Usul Hukuku, … 2011, s.297). Uyuşmazlığın çözümünde, hukuki yarar kavramının tespit davasındaki yansımasının ne olacağının ayrıca irdelenmesinde yarar vardır.
4. Bilindiği üzere, mahkemeden istedikleri hukuki korunmaya göre davalar eda davaları, tespit davaları ve inşai davalar olarak ayrılmaktadır.
5. Eda davalarında; bir şeyin yapılması, bir şeyin verilmesi veya bir şey yapılmaması istenmekte iken; inşai (yenilik doğuran) davalar ile de var olan bir hukuki durumun değiştirilmesi, kaldırılması veya yeni bir hukuki durumun yaratılması istenir. İnşai (yenilik doğurucu) davanın kabulü ile yeni bir hukuki durum yaratılır ve hukuksal sonuç genellikle bir yargı kararı ile doğar.
6. Tespit davasında, sadece tespit hükmü verilebilir. Tespit davasında verilen karar ile hukuki ilişkinin varlığı veya yokluğu kesin olarak tespit edilir, Diğer bir anlatım ile davalının varlığını inkar ettiği ilişkinin var olduğu veya yokluğunu inkar ettiği hukuki ilişkinin yok olduğu hükme bağlanır.
7. Bir hukuki ilişkinin varlığı, tespit davası açılabilmesi için yalnız başına yeterli değildir. Bundan başka, o hukuki ilişkinin var olup olmadığının mahkemece hemen tespit edilmesinde, davacının korunmaya değer güncel bir hukuki yararının bulunması gerekir. (6100 sayılı Kanun m. 106/2 )
8. Tespit davasında davacı, kendisi için söz konusu olan tehlikeli veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın, ancak tespit davası ile giderilebileceğini kanıtlamalıdır. Çünkü tespit davası, hukuki bir durum ya da hak henüz inkar ya da ihlal edilmeden, yani herhangi bir zarar doğmadan açılabildiğinden, menfaatin doğmuş ve güncel olması gereğinin bir istisnası olarak ortaya çıkmıştır.
9. Tespit davası eda davasının öncüsüdür. Eda davası açılması mümkün olan hallerde, tespit davası açılmasında (kural olarak) hukuki yarar yoktur. Çünkü eda davası sonunda verilen hüküm ile aynı zamanda dava konusu hukuki ilişkinin var olup olmadığı da tespit edilir. Bundan başka, eda davası açılması mümkün olan hallerde, tespit davası açılmasına da izin verilirse, dava sayısının iki misline çıkması tehlikesi vardır. Bu ise, yalnız mahkemelerin işlerini çoğaltmakla kalmayıp, aynı zamanda hak arayanlar için de zaman ve para kaybına sebep olur ve bu nedenle usul ekonomisi ilkesine aykırı düşer (Kuru, Baki, Medeni Usul Hukuku Cilt I, Yetkin Yayıncılık, …: 2020, s.403-405).
3. Değerlendirme
Somut uyuşmazlıkta; davacının adi ortaklıktan kaynaklanan (eda davası) açma olanağı varken, tespit davası açmakta hukuki yararının bulunmadığının kabulü gerekir. Kaldı ki davacı taraf, iddia ettiği adi ortaklığa konu işletmeyi devrettiğini beyan etmiştir. Eda davası sonunda verilecek hüküm ile aynı zamanda adi ortaklığa dair hukuki ilişkinin var olup olmadığı da tespit edilebilecektir. Bu durumda, dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmiş olmasında usul ve kanuna aykırı bir yön olmadığından, davacı tarafın yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddi ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
12.10.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.